وَلَا صَد۪يقٍ حَم۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 101. Ayet
Daralt
X
-
100-101. “Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de samimi bir dostumuz.”
Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de... Çünkü onlar vaktiyle “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır” demişlerdi. Onlar şefaat edemediler. [Tâbi olanlar dediler ki: Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de...] Yani bize şefaat edecek şefaatçilerimiz yok. Şefaatçileri olsaydı bile onların şefaati onlara gene fayda vermezdi. Nitekim bu şu âyette bildirilmiştir: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” Bu, şu âyette belirtilen durumdur: “Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tamamı ve ek olarak bir misli daha onların olsa (kurtuluş için) onu mutlaka feda ederlerdi”. Yani temenni ettikleri olsaydı gene onlara fayda vermezdi.
Ne de samimi bir dostumuz! “Hamîm” (حَمِيمٍ). yakın, dost demektir. Yani onların durumları ile ilgilenecek dost birileri yoktur.
Yorum
-
Ve lâ (وَلَا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, cümleye olumsuzluk ve yokluk anlamı katan "lâ" (لَا) nefy edatının birleşimidir ("Ve ... da yok / ... da kalmadı").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu olumsuzluk edatının tekrarını (te'kîd-i nefy) belagat açısından tahlil eder. Bir önceki ayette "Şefaatçilerimiz (bizi kurtaracak üst otoriteler) yok" denilmişti. Araya giren bu "ve lâ" edatı, umudun kırıldığı o dikey eksenden (otoritelerden), yatay eksene (kendi akranlarına, dostlarına) doğru feci bir geçişi sağlar. İnsan önce kendinden üstün olanlardan yardım bekler, o kapı kapanınca kendi seviyesindeki dostlarına döner. "Ve lâ" edatı, o yatay sığınağın da tamamen çöktüğünü ve insanın mahşerde her iki boyutta da (dikey ve yatay) mutlak bir tecride (yalnızlığa) mahkum edildiğini kesinleştirir.
Sadîkın (صَدِيقٍ)
Doğruluk, hakikat, samimiyet ve için dışa uyması anlamlarına gelen s-d-k (ص د ق) kökünden türemiş mübalağalı ism-i fâil/sıfattır. "Min" harf-i cerinin etkisi (önceki ayetten gelen atıf) veya olumsuzluk edatının bağlamı gereği esre ile mecrurdur ("Hiçbir sadık dost / Gerçek bir arkadaş").
İbn Fâris, s-d-k (ص د ق) kökünün temelinde "bir şeyin içinin ve dışının, sözünün ve eyleminin birbiriyle mutlak bir uyum (mutabakat) içinde olması, yalana ve sahteliğe yer bırakmayacak kadar sağlam bir zemine oturması" anlamının yattığını belirtir. Sıradan bir tanıdığa değil, sevgisinde ve bağlılığında hiçbir menfaat yalanı (kizb) barındırmayan, varoluşsal bir dürüstlükle bağlanan kişiye "sadîk" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "sadîk" kavramının ontolojik altyapısını tahlil eder. Cehennemdekiler "bizim sıradan tanıdıklarımız (ashabımız) yok" demezler. Dünyadayken etraflarında onlarla yiyip içen, suçlarına ortak olan devasa kalabalıklar vardı. Ancak ahiretin o sarsıcı gerçekliğinde, şirke ve menfaate dayalı o kalabalıkların aslında birer "sadîk" (doğru/samimi dost) olmadıklarını anlarlar. Gerçek dostluk (sadakat) ancak hakikat (sıdk) üzerine kurulabilir. Yalan (şirk) üzerine kurulan her ittifak, ateşin içinde çözülmeye ve birbirini lanetlemeye mahkumdur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde bu kelimenin Cahiliye ahlakındaki "kabilevi dayanışma" (hilf/asabiye) ile girdiği teolojik çatışmayı okur. Putperest Araplar için dostluk, haklı veya haksız kabile üyesini kanının son damlasına kadar körü körüne savunmaktı. Kur'an, bu menfaate ve kana dayalı kör ittifakı yıkar; dostluğun merkezine ahlaki ve teolojik "doğruluğu" (sıdkı) yerleştirir. Mahşer gününde müşriklerin "hiçbir sadîkımız yok" feryadı, o kabilevi/dünyevi dayanışma ağlarının (asabiyenin) ilahi adalet karşısında ne kadar sahte, kof ve işlevsiz olduğunun itirafıdır.
Dücane Cündioğlu, "sadîk" (samimi dost) yoksunluğunun felsefi trajedisini inceler. İnsan, kendi hiçliğini ve varoluşsal yalnızlığını unutmak için dünyada kalabalıklar, partiler, örgütler ve sahte dostluklar inşa eder. Kendini o kalabalığın içinde güvende sanır. Ahiretteki bu itiraf, o devasa "biz" illüzyonunun parçalanmasıdır. İnsan, alevlerin kıyısında, bunca zaman etrafında pervane olan kalabalıkların içinde aslında tek bir "sadîk" (gerçek dost) bile biriktiremediğini, bütün ömrünü ontolojik bir sahtekarlık (yalnızlık) içinde geçirdiğini o kahredici son anda idrak eder.
Hamîm (حَمِيمٍ)
Şiddetli sıcaklık, kaynar su, ateş, hararet, yakınlık ve birini ateşli bir şekilde savunmak anlamlarına gelen h-m-m (ح م م) kökünden türemiş isim/sıfattır. "Sadîkın" kelimesinin sıfatı olduğu için esre ile mecrurdur ("Sımsıcak / Çok yakın / Candan / Koruyucu").
İbn Fâris, h-m-m (ح م م) kökünün özünde "ateşin, suyun veya duygunun en uç noktaya kadar ısınıp kaynaması, hararetin zirveye çıkması" anlamının bulunduğunu aktarır. Bir insanı dışarıdan gelecek tehlikelere karşı adeta yanıp tutuşarak, cansiperane ve hararetli bir şekilde koruma güdüsüne bu yüzden "hamiyyet" denir. Hamîm, sevgisi ve koruyuculuğu kaynayan, sıcak ve şefkatli dosttur.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin surenin fonetik ve eskatolojik (ahirete dair) kurgusundaki o muazzam edebi ironisini (tehakküm) tahlil eder. Müşrikler, kelimenin psikolojik anlamı olan "sıcak ve koruyucu bir dost" (hamîm) arayışındadırlar. Ancak atıldıkları yer, kelimenin tam fiziksel karşılığı olan "Cehîm"dir (kavurucu ateş). Ayet, onların psikolojik bir "sıcaklık/şefkat" (hamîm) ararken, ontolojik olarak sadece azabın ve kaynar suyun "sıcaklığına" (hamîm) hapsolduklarını göstererek, kelimenin çift kutuplu anlamı üzerinden muazzam bir azap estetiği (ironi) inşa eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "sadîkın hamîm" (candan, sıcak bir dost) tamlamasının insanın acı içindeki şefkat arayışını nasıl resmettiğini inceler. Bir önceki ayette "şefaatçi" (kurtarıcı güç) aranıyordu; güç bulunamayınca, insan en azından derdini paylaşacak, yanında durup elini tutacak, acısını hafifletecek "şefkatli, sıcak bir yoldaş" (hamîm) arar. Ancak cehennem, insanın sadece fiziksel olarak yandığı değil; merhametin, şefkatin ve her türlü insani "sıcaklığın" mutlak surette yok edildiği, herkesin kendi derdine düştüğü buz gibi bir bencillik (tecrit) zindanıdır.
Patricia Crone, "hamiyyet" kökünden gelen bu kelimenin kabile sosyolojisindeki çöküşünü okur. Çölde kabile hukuku, bir bedeviyi diğer kabilelere karşı "hamiyyetle" (ateşli bir tarafgirlikle) korumayı emrederdi. Dünyada bu kabilevi fanatizme (hamiyyete) güvenerek suç işleyenler, mahşerin o bireysel hesaplaşma anında arkalarına baktıklarında, kendileri için kendini siper edecek o ateşli kabiledaşlarının (hamîmlerinin) ortadan kaybolduğunu görürler. İlahi mahkeme, kan bağına dayalı her türlü koruma kalkanını parçalamıştır.
Michael Cook, politik teoloji ekseninde bu kelimeyi zorbaların (tiranların) ve sahte otoritelerin trajik sonu olarak tahlil eder. Dünyadayken iktidar sahiplerinin etrafı dalkavuklarla, menfaatperestlerle ve maaşlı askerlerle (cünûd) doludur. Tiran, bu kalabalığı "dostları" sanır. Ancak iktidar (dünya) bittiğinde ve ateş (cehennem) başladığında, o dalkavukların hiçbiri onun için ateşe atlamaz, hiçbirinin kalbinde ona karşı gerçek bir "sıcaklık" (hamîm) yoktur. Cehîm'in feryadı, dünyevi kibrin ve iktidarın aslında insana bir tek "candan dost" bile kazandıramadığının, her şeyin kaba bir sömürüden ibaret olduğunun çırılçıplak ifşasıdır.
Yorum
Yorum