يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
88-89. “Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün (beni mahcup etme!)”
Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün... O gün fayda vermez, zarar verir. Fayda vermez denilmesinden zararın da olmayacağı sonucu çıkmaz. Şu âyetlerde de benzer üslup vardır: “O gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez.. Keza şu İlâhî beyanlarda da aynıdır; “Kâfir olanlar var ya, yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler, onlardan asla kabul edilmez”; “Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun!”; “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar” ; “Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın!”; “Sûra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”
Âyette yapılan istisnanın zâhirinden kalb-i selim ile gelinmesi halinde malın ve oğulların fayda vereceği anlaşılmaktadır. Çünkü Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında mal da çocuklar da fayda vermez denilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki o günde onlar Rab’lerine temiz bir kalp ile gelmeleri, mallarını itaat yolunda ve hayır işlerinde harcamış, evlatlarını edepli, güzel huylu, salih olarak yetiştirmiş olmaları halinde onlar kendilerine fayda verecektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Ama iman edip dünya ve âhirete yararlı iş yapanlar başka, yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır.” Allah bildirdi ki onlar iman ettikleri ve tövbe ile Allah’a yöneldikleri takdirde malları ve evlatları onları kendi yüce katına yaklaştıracaktır.
Başka türlü yorumlamak da mümkündür: Yani ne mal ne de oğullar fayda verir. Ancak ve ancak Rabb’ine kalb-i selîm ile gelen fayda görür. Kalb-i selim, şirkten uzak olan kalptir, ya da kalbin âfetlerinden ve günahlardan uzak olan, Rabb’ine karşı ihlas ile dolu olan, orada Allah’tan başkasına yer verilmeyip pay ayrılmayan kalptir. Âyette o şekilde “Rabb’ine gelme” şartı koşuldu ki İslâm ve tevhit üzere ruhu alınmamış kimselerin daha önceden yapmış olduğu hayır işlerinin -tevhit üzere ruhu kabzedilmemişse eğer- bir fayda vermeyeceği bilinsin. Hasenât, yani hayır işlerinde de aynı şekilde “gelme” şartı koşulmuş ve şöyle buyurulmuştur: “Kim iyilikle gelirse ona şu kadar sevap vardır...” Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş “Kim bir iyilik işlerse...” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yevme (يَوْمَ)
Zaman, gün, vakit, dönem ve çağ anlamlarına gelen y-v-m (ي و م) kökünden türemiş isimdir. Zaman zarfı olarak kullanıldığı için fetha ile nasb edilmiştir ("O gün / O vakit").
İbn Fâris, y-v-m (ي و م) kökünün "karanlığın yırtılıp aydınlığın var olduğu veya sınırları belli, büyük olayların gerçekleştiği bir zaman dilimi" anlamına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu zaman zarfının (yevm) eskatolojik (ahirete dair) ağırlığını tahlil eder. Bu kelime, zamanın dünyevi, sıradan ve akıp giden rutininden tamamen koparıldığı, bütün varoluşun ebedi bir faturanın kesileceği o mutlak ve sarsıcı an'a (kıyamete/mahşere) kilitlendiğini gösterir. Zaman artık bir süreç değil, devasa bir hesaplaşma sahnesidir.
Lâ yenfe'u (لَا يَنْفَعُ)
Yasaklama/olumsuzluk bildiren "lâ" (لَا) edatı ile; fayda vermek, yarar sağlamak, bir işe yaramak ve ihtiyacı gidermek anlamlarına gelen n-f-a (ن ف ع) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs muzari fiilin birleşimidir ("Fayda vermeyeceği / Hiçbir işe yaramayacağı").
İbn Fâris, n-f-a (ن ف ع) kökünün temelinde "bir şeyin insana, canlıya veya duruma ulaşarak onda olumlu bir etki bırakması, bir ihtiyacı gidermesi ve iyilik/yarar getirmesi" anlamının yattığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "fayda" (menfaat) kavramının Cahiliye toplumundaki pragmatik putperestlik motivasyonuyla olan bağını okur. İnsanlar dünyada putlara, atalara veya kabile reisine "kendilerine bir fayda (rızık, zafer, koruma) sağlasın diye" sığınırlardı. İbrahim, bu fiili mutlak bir olumsuzlukla (lâ yenfe'u) kullanarak, ahiret gününde dünyevi hiçbir pragmatik değerin, ticari takasın veya kabilevi rüşvetin ilahi mahkemede ontolojik bir "fayda" üretemeyeceğini ilan eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dünyadaki insan ilişkilerinin temel dinamiği olan "fayda sağlama" eyleminin ahiretteki iflasını inceler. Mahşer gününün en büyük dehşeti, dünyadaki tüm "kurtarıcı" mekanizmaların (torpilin, rüşvetin, ittifakların) o gün tamamen işlemez (lâ yenfe'u) hale gelmesidir. İnsanın dünyevi zırhları o an bütünüyle sıfırlanır.
Mâlün (مَالٌ)
Mal, mülk, servet, sermaye ve elde tutulan değerli eşya anlamlarına gelen m-v-l (م و ل) kökünden türemiş isimdir. Fiilin faili (öznesi) konumundadır ("Mal / Servet").
İbn Fâris, m-v-l (م و ل) kökünün özünde "insanın sahip olduğu, biriktirdiği, arzuladığı ve elinde güç olarak tuttuğu her türlü değerli nesne (özellikle sürüler, altın ve gümüş)" anlamının bulunduğunu aktarır.
Patricia Crone, antik Yakın Doğu ve kabile sosyolojisinde "mal" (ekonomik güç) kavramını politik bir araç olarak analiz eder. Kabile sisteminde mal sadece bir zenginlik aracı değil; aynı zamanda iktidarın, dokunulmazlığın ve hukukun (kan parasının/diyetin ödenmesinin) yegâne belirleyicisidir. Zengin adam cezadan "malı" ile kurtulabilirdi. Ayet, "malın fayda vermeyeceğini" söyleyerek, aristokrasinin sığındığı o en büyük dünyevi dokunulmazlık kalesini eskatolojik (ahiret) mahkemesinde tamamen iptal eder.
Michael Cook, malın dünyevi bir illüzyon aracı oluşunu inceler. Mal, fani insanın kendi ontolojik sınırlarını aşmak, kendini hastalıktan veya düşmandan korumak için ördüğü sahte bir kozadır. İbrahim'in bu tespiti, sermayenin ilahi adaleti satın alamayacağının ilanıdır. Mahşer, kapitalin (mâl) geçmediği tek mutlak adalet mekanıdır.
Ve lâ (وَلَا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile olumsuzluk edatı "lâ"nın (لَا) tekrar birleşimidir ("Ve ... da değil / ... da işe yaramaz").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "lâ" edatının buradaki tekrarının (te'kid-i nefy) belagatteki sarsıcı işlevini tahlil eder. İfade "Mal ve oğullar fayda vermez" (lâ yenfe'u mâlün ve benûn) şeklinde de olabilirdi. Ancak araya tekrar "ve lâ" edatının girmesi, bu iki devasa güvence kaynağının (ekonomi ve soy) her birinin "ayrı ayrı, kategorik olarak ve kesin surette" işe yaramazlığını muhatabın yüzüne çarpan dilsel bir bariyerdir.
Benûn (بَنُونَ)
Oğullar, erkek evlatlar, çocuklar ve soy anlamlarına gelen b-n-y (ب ن ي) kökünden türemiş "ibn" (oğul) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formudur ("Oğullar / Evlatlar").
İbn Fâris, b-n-y (ب ن ي) kökünün temelinde "bir şeyi temelden yukarıya doğru sağlam bir şekilde inşa etmek, taşları üst üste koyarak kalıcı bir yapı kurmak" anlamının bulunduğunu belirtir. İnsanın neslini devam ettiren ve onun varoluşunu biyolojik olarak geleceğe taşıyan çocuklara "bina" kökünden "ibn/benûn" denilmesi bu inşai özelliklerindendir.
Râgıb el-İsfahânî, "benûn" (oğullar) kavramının insanın ölümsüzlük arzusuyla olan ontolojik bağını tahlil eder. İnsan, kendi fani bedeninin zayıflığını ve ölümlülüğünü, kendi genetiğini taşıyan oğullarının (benûn) çokluğuyla örterek dünyada biyolojik bir "ölümsüzlük binası" kurduğunu zanneder. Ancak hesap gününde, yeryüzünde kurulan bu biyolojik ve genetik "bina", ilahi adaletin terazisinde hiçbir ağırlık teşkil etmez; çöker.
Dücane Cündioğlu, "mal" (sahip olunan nesne) ve "oğullar" (sahip olunan genetik uzantı) mefhumlarının felsefi trajedisini inceler. Bu ikisi, fani insanın dünyada hiçliğe ve ölüm korkusuna karşı ürettiği en büyük iki sahte tanrı, iki devasa sığınaktır. İnsan, varoluşunu bu iki sütun (mâl ve benûn) üzerine bina eder. Ayet, bu iki sahte varoluşsal kalkanın, ölüm ötesi gerçeklik karşısında bütünüyle parçalanacağını felsefi bir kesinlikle ilan eder. İnsan o gün, dünyevi tüm etiketlerinden soyulmuş, yapayalnız kendi "nefs" hakikatiyle baş başa kalır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin kabile toplumlarındaki "asabiye" (kan bağına ve güce dayalı dayanışma) duvarını nasıl yıktığını okur. Çöl sosyolojisinde bir erkeğin (özellikle bir şefin) onuru ve caydırıcılığı, etrafında kılıç tutan "erkek evlatlarının" (benûn) çokluğuyla ölçülürdü. İbrahim'in yakarışında oğulların geçersizliğinin ilanı, dünyadaki o en büyük sosyal ve askeri koruma kalkanının (aşiretin), ilahi huzurda işlevsizleşeceğini ve mahşerin kolektif bir aşiret kavgası değil, mutlak bir "bireysel hesaplaşma" anı olduğunu tarihe kazır. Mahşerde soy ağacı değil, sadece şahsi eylem (amel) geçerlidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla