Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 87. Ayet

    وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tuḣzinî yevme yub’aśûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnsanların diriltileceği gün beni mahcup etme!”

      İnsanların diriltileceği gün beni mahcup etme! Müfessirler şöyle dedi: Beni mahcup etme, yani bana azap etme, insanların diriltileceği gün. “İhzâ” (إِخْزَاء) rezil rüsvâ etme, sahibinin kusurunu gösteren azap demektir. O, Allah’tan kusurunu ifşa etmemesini istedi. Çünkü kendisinden kusurunu ifşa etmeyi gerektirecek bir günah irtikabından korkuyordu. O yüzden Allah’tan böyle bir talepte bulundu. Zira ismet (الْعِصْمَةُ), yani günah işlemekten koruma altında olmak, sahiplerinden korkuyu defetmez. Aksine günahtan koruma ne kadar büyük olursa korku da o denli şiddetli olur. Çünkü peygamberler (s.a.) dinlerine ve özlerine karşı diğerlerine göre korkuları en fazla olan kimselerdir. Daha sonra da sırasıyla en önde olanlar, korkularının şiddeti itibariyle birbirlerini derece derece takip ederler. İbrahim’in şu duasını görmez misin: “Rabbim! Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” Yûsuf peygamber de şöyle dua etmişti: “Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” Benzeri örnek çoktur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lâ (وَلَا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile, yasaklama, olumsuzluk ve nehiy (yapma/etme) bildiren "lâ" (لَا) edatının birleşimidir ("Ve ...-me/ma").

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın "ve" bağlacıyla birleşerek (atıf yoluyla) önceki ayetlerdeki pozitif talepleri (beni cennet varisi kıl, babamı bağışla) eskatolojik (ahirete dair) devasa bir negatif duaya (beni mahcup etme) nasıl kesintisiz bir şekilde bağladığını tahlil eder. İbrahim, olumlu beklentilerini sıraladıktan sonra, "ve lâ" diyerek insan ruhunun o en derin, en karanlık korkusuna (mahşerdeki rezil olma ihtimaline) karşı ilahi iradeye sığınır.

        Tuhzinî (تُخْزِنِي)

        Rezil olmak, utanmak, aşağılanmak, onuru kırılmak ve zillet hissetmek anlamlarına gelen h-z-y (خ ز ي) kökünden, if'âl babında (ihzâ) türetilmiş ikinci tekil şahıs nehiy (yasaklama/dua) fiili ile "beni" anlamındaki mütekellim (birinci tekil şahıs) zamiri "nî"nin (نِي) birleşimidir ("Beni rezil etme / Beni mahcup edip utandırma").

        İbn Fâris, h-z-y (خ ز ي) kökünün temelinde "insanın itibarını, onurunu ve şerefini yitirerek başkalarının önünde boynunun bükülmesi, aşırı bir utanç, zillet ve rüsvaylık hissetmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hızy" (utanç/rezillik) kavramının psikolojik ve eskatolojik boyutunu tahlil eder. Hızy, bedene verilen fiziksel bir azap veya acı (elem) değildir. O, insanın kendi günahlarıyla, nankörlüğüyle ve yapıp ettikleriyle yüzleştiğinde kendi iç dünyasında hissettiği o kahredici, onur kırıcı ve varoluşsal ruhsal yıkımdır. İbrahim, cehennem ateşinden yanmaktan ziyade, Âlemlerin Rabbinin huzurunda o manevi ateşte (utançta) yanmaktan (tuhzinî) korktuğunu ilan eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde şeref, yüz akı ve utanç (hızy) kavramlarının Cahiliye'deki yerini inceler. Antik Arap kabile sosyolojisinde bir insanın en büyük korkusu kabilesinin önünde rezil olmak, şerefini (mürüvvetini) yitirmekti. İbrahim bu "utanç ve rezil olma" korkusunu dünyevi, geçici ve kabilevi bir boyuttan çıkarır; onu tamamen teolojik bir zemine, tüm insanlığın toplanacağı o kozmik günde Yaratıcı'nın ve tüm yaratılmışların önünde yaşanacak o mutlak "ontolojik mahcubiyete" dönüştürür.

        Dücane Cündioğlu, utanma duygusunun felsefi zarafetini okur. İnsan sadece değer verdiği, sevdiği ve mutlak gördüğü bir otorite karşısında "mahcup" olur. Putları baltayla kıran, tiranlara kafa tutan ve dünyadaki hiçbir güçten korkmayan o cesur İbrahim'in tek korkusu, Rabbine karşı boynunun bükülmesidir. "Tuhzinî" (beni utandırma) yakarışı, imanın ve Allah'a duyulan o devasa sevginin/saygının ahlaki zirvesidir. Kibirli akıl utanmayı bilmez; ancak arınmış akıl (İbrahim) sadece Rabbinden utanır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, peygamberlerin ismeti (masumiyeti) ilkesi ile bu dua arasındaki teolojik sarsıntıyı inceler. İbrahim gibi ulü'l-azm (büyük) bir peygamber, Allah'ın dostu (Halilullah) olmasına rağmen ahiretteki o korkunç yüzleşmeden ve "mahcubiyetten" tir tir titriyorsa; bu durum sıradan inananların (ve muhatap müşriklerin) akıbetleri konusunda ne kadar büyük bir dehşete kapılmaları gerektiğinin linguistik bir ihtarıdır. Peygamberin korkusu, ümmetin teyakkuzudur.

        Yevme (يَوْمَ)

        Zaman, gün, vakit, dönem ve çağ anlamlarına gelen y-v-m (ي و م) kökünden türemiş isimdir. Zaman zarfı olarak kullanıldığı için fetha ile nasb edilmiştir ("O gün / O vakit").

        İbn Fâris, y-v-m (ي و م) kökünün "karanlığın yırtılıp aydınlığın (gündüzün) var olduğu veya spesifik, sınırları belli, büyük olayların gerçekleştiği bir zaman dilimi" anlamına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu zaman zarfının (yevm) surenin edebi ritmindeki işlevini tahlil eder. 81. ayette "Beni öldürecek ve sonra diriltecek" diyerek ölüm ile diriliş arasına giren o devasa, meçhul zaman boşluğunu (berzahı) ifade etmişti. Şimdi ise o meçhul boşluğun sona erdiği, hakikatin tüm çıplaklığıyla aydınlandığı o mutlak ve dehşetli "güne" (yevm) projektörü çevirir. Bu gün, güneşin doğup battığı 24 saatlik bir zaman dilimi değil, varoluşun hesaba çekileceği o kozmik çağın ta kendisidir.

        Yub'asûn (يُبْعَثُونَ)

        Göndermek, uykudan uyandırmak, diriltmek, topraktan çıkarmak ve harekete geçirmek anlamlarına gelen b-a-s (ب ع ث) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari meçhul (edilgen geniş/gelecek zaman) fiildir. "Yevme" zarfının tamlayanı olan cümlenin fiilidir ("Onların diriltilecekleri / Uykudan kaldırılacakları o gün").

        İbn Fâris, b-a-s (ب ع ث) kökünün temelinde "sükûnet, duraklama veya uyku halinde olan bir şeyi, şiddetli bir dürtüyle harekete geçirmek, eylemsizliğine son vererek onu yerinden kaldırmak ve belirli bir hedefe/göreve yönlendirmek" anlamının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ba's" (diriliş) kavramının "ihya" (hayat verme) eylemiyle olan ince anlamsal farkını inceler. İhya, hiç olmayan bir şeye hayat vermek veya bozulanı tamir etmektir. Ba's ise toprağın altındaki o donuk, eylemsiz ve sessiz (ölü) bedeni ve ruhu, hesap vermek üzere aniden, sarsarak "ayağa kaldırmak, ölüm uykusundan uyandırmaktır."

        Gabriel Said Reynolds, "ba's" eyleminin meçhul (edilgen) kalıpta (yub'asûn) kullanılmasındaki eskatolojik gerilimi okur. Ölümden sonraki uyanış, insanın kendi biyolojik iradesiyle, uykusunu alıp kendi kendine yataktan kalkması gibi eylemsel bir uyanış değildir. İnsanlar o gün kendi iradeleriyle kalkmazlar; edilgen bir şekilde, karşı konulamaz mutlak bir ilahi güç (Sûr'un üflenmesi) tarafından zorla, sarsılarak "kaldırılırlar" (yub'asûn). Eylemin edilgenliği, insanın ahiretteki mutlak çaresizliğinin ve Yaratıcı'nın kahredici kudretinin gramatikal ispatıdır.

        Michael Cook, bu fiilin (yub'asûn) çoğul kalıpta kullanılmasının putperest otoriteye karşı oluşturduğu politik ve sosyolojik sarsıntıyı tahlil eder. Müşrik tiranlar, aristokratlar ve zenginler ölümü nihai bir son sanıyor, dünyadaki adaletsiz hiyerarşilerinin yanlarına kâr kalacağını düşünüyorlardı. İbrahim, "onların hepsinin birden diriltileceği/ayağa kaldırılacağı" (yub'asûn) o devasa, eşitlikçi ve kaçınılmaz mahkeme gününü ilan ederek, dünyevi iktidarların kibrini ve sahte güvenlik algısını sıfırlar. Herkesin eşit olarak topraktan "kaldırılacağı" bir günde, dünyevi rütbelerin hiçbir anlamı kalmaz.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, diriliş (ba's) ve utanç (hızy) arasındaki o muazzam psikolojik ve felsefi bağı inceler. İbrahim dünyadayken babasını, kavmini ve onların putlarını reddetmiş, onlara "Sizler sapkınsınız" diyerek büyük bir meydan okumayla yapayalnız kalmıştı. Asıl yüzleşme, herkesin (geçmiş tüm ataların, putperestlerin, inananların ve peygamberlerin) aynı anda diriltilip (yub'asûn) mahşer meydanında birbirinin gözünün içine bakacağı o kozmik toplanma anındadır. İbrahim, o devasa, şahitli kalabalığın önünde haklı çıkmayı, inancının boşa düşmemesini ve yalanlanan bir peygamber olarak o kalabalığın ortasında Rabbine karşı boynu bükük (mahcup) kalmamayı talep eder. Ba's, sadece dirilmek değil, hakikatin tüm kalabalıkların yüzüne çarpılacağı o büyük yüzleşmedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X