وَاغْفِرْ لِاَب۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 86. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şuara suresi, bağışlanma, şuara suresi 86. ayet, ahiret, şuara 86, dua, dalalet, mağfiret
-
“Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu.”
Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu. İbrahim’in babası için istiğfarının -en doğrusunu Allah bilir ya- âyette Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu şeklinde zâhiren belirtildiği anlamda olması mümkün değildir. Zira zâhire göre onun babası hakkında istiğfar etmesi onun sapıklardan olması sebebiyledir. Bu yorum, ihtimal dâhilinde değildir, çünkü onun öyle olması halinde bağışlanmasını istemesi caiz olmaz. Aksine âyetin izahı şöyle olmalıdır: İbrahim babasının bağışlanmasını istemiştir. Allah da ona babasının sapıklardan olduğunu bildirmiştir. Bu durumda âyetin ikinci kısmı Allah’ın İbrahim’e, babasının sapıklardan olduğunu bildirmesi, birinci kısım da İbrahim’in sözüdür.
Belkıs kıssasında da bazı müfessirler benzer bir izah getirmişlerdir. “Kraliçe şöyle dedi; “Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler ve halkının ulularını aşağılanmış duruma düşürürler”. Allah, buraya kadar olan Belkıs’ın sözünü doğruladı ve bu beyanın sonunda yer alan “Bunlar da öyle yapacaklardır” mealindeki kısmını kendisi buyurdu. Buna göre “Bunlar da öyle yapacaklardır” kısmı kraliçenin değil, onun sözünü tasdik sadedinde Allah Teâla’nın kelâmı olmaktadır. Bunun Kur’ân’da örneği çoktur. Aynı âyetin bir kısmı diğer kısmından ayrı olabilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi; “Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır. Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma”. Bu örnekte “Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır” kısmı “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma!” kısmından ayrıdır ve aralarında bağlantı yoktur. Buna göre İbrahim’in Babamı da bağışla! sözünün kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu sözünden ayrı olması muhtemeldir. Mümkündür ki İbrahim duasını yapınca, Allah ona, babasının sapanlardan olduğunu bildirmiştir. Şu yorum da mümkündür: Babamı da bağışla! sözü “Ona hatalarını bağışlamaya medar olacak inancı, yani tevhidi nasip et! mânasında olabilir. Buna göre onun duası, Allah’ın lütfü ile babasının tevhide ermesi ve tevfîkine mazhar olmasıdır. Çünkü günahların affı ancak tevhide ermekle ve O’nun tevfîki ile olur. Bu, şu âyetteki kullanıma benzer; “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”.
Buna göre Hûd’un kavmine dua edip de onlara “Ey kavmim! Rabb’inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O’na tövbe edin...” diye emretmesi aynı şekilde yorumlanmalıdır. Yani “O’na dönün ve müslüman olun”. Onlardan evvelâ İslâmiyet’i kabul etmelerini istemiştir. Zira onun henüz kâfir iken onlara “Estağfirullah!” deyin demesi mümkün değildir. Buna mukabil Hûd, onlara istiğfar için ön şart olan şeyi yerine getirmelerini istemiştir ki o da tevhiddir. Aynı şekilde: “Rabb’inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır” şeklindeki Nuh’un sözünü de böyle anlamak gerekir.
Müfessirlerin “İbrahim üç yalan söylemiştir...” şeklindeki sözlerinin aslı esası yoktur. Allah Teâlâ’nın içinde bulunduğu duruma göre yalan söyleyebilen birini seçmesi ve risâlet görevini ona tevdi etmesi mümkün değildir.
Yorumu Yorumla
-
Vağfir (وَاغْفِرْ)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; örtmek, gizlemek, korumak ve bağışlamak anlamlarına gelen ğ-f-r (غ ف ر) kökünden türemiş ikinci tekil şahıs emir (dua/talep) fiilinin birleşimidir ("Ve bağışla / Ve kusurunu ört").
İbn Fâris, ğ-f-r (غ ف ر) kökünün temel anlamının "bir şeyi, onu kirden ve dış etkilerden koruyacak bir örtüyle bütünüyle kapatmak ve muhafaza altına almak" olduğunu belirtir. Savaşçının başını darbelerden koruyan zırha/miğfere "mağfer" denmesi bu köktendir.
Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kavramının teolojik ve ontolojik zarafetini tahlil eder. Bağışlamak, sadece bir cezayı iptal etmek değildir. O, ilahi rahmetin, kulun işlediği kusurun ve çirkinliğin (günahın) üzerini bir miğfer gibi örtmesi, onu mahşerdeki utançtan ve azabın yakıcılığından aktif bir şekilde korumasıdır. İbrahim, 82. ayette kendi günahları için mağfiret diledikten sonra, şimdi bu koruyucu örtünün (vağfir) dairesini genişleterek babasını da o ilahi kalkanın altına çekmeye çalışır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bir peygamberin putperest bir baba için mağfiret (bağışlanma) dilemesindeki teolojik gerilimi ve fıtri şefkati inceler. İbrahim, tevhid mücadelesinde zihinsel ve eylemsel olarak babasından tamamen kopmuş, putları paramparça etmiş ve onu "düşman" (adüvv) saflarında tanımlamıştır. Ancak inanç düzlemindeki bu mutlak kopuş, bir evladın babasına duyduğu fıtri merhameti (şefkati) tamamen yok etmemiştir. "Vağfir" talebi, ilahi adalet ile beşeri şefkatin o sarsıcı kesişim noktasında, oğulun babası için kopardığı son umut feryadıdır.
Dücane Cündioğlu, bu eylemin felsefi yalnızlığını okur. İbrahim, putperest kavminden ve babasından ayrılırken tamamen yalnızlaşmıştır. Ancak o, babasını kendi cehaletiyle baş başa bırakıp ona sırtını dönen kibirli bir aydınlanmacı değildir. O, hakikati bulmanın verdiği o ağır sorumlulukla, geride bıraktığı ve karanlıkta kalan babası için acı çeken, kendi kurtuluşuyla yetinmeyip o en yakın ötekini (babasını) de merhametin örtüsüyle (ğ-f-r) sarmak isteyen muzdarip bir vicdandır.
Li ebî (لِأَبِي)
İçin, -e/a, aidiyet anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile; baba, ata ve yetiştiren anlamlarına gelen e-b-v (ا ب و) kökünden türemiş "eb" isminin ve "benim" anlamındaki mütekellim (birinci tekil şahıs) zamiri "yâ"nın (ي) birleşimidir ("Babama / Benim babam için").
İbn Fâris, e-b-v (ا ب و) kökünün özünde "bir şeye varoluşsal olarak kaynaklık eden, onu fiziksel olarak besleyen, büyüten ve onun üzerinde mutlak bir otorite kurarak onu terbiye eden" anlamının bulunduğunu aktarır.
Patricia Crone, bu kelimenin antik Yakın Doğu'nun kabile sosyolojisi ve politik teolojisindeki yıkıcı paradoksunu tahlil eder. 70. ayette İbrahim, babasının (ebîhi) inancını ve otoritesini doğrudan karşısına almış, onu sorgulayarak kabilevi hiyerarşiyi (itaati) darmadağın etmişti. Otoriteyi reddetmek antik dünyada mutlak bir düşmanlık ve sürgün sebebiydi. Ancak İbrahim, politik ve teolojik otorite olarak reddettiği o figürü, insan ve "baba" (ebî) olarak reddetmez. İktidara (putperestliğe) başkaldırırken, insani merhameti korur. Bu, tevhidin kabile asabiyesini parçalarken, evrensel ahlakı nasıl inşa ettiğinin sosyolojik kanıtıdır.
Michael Cook, bu kelimenin (ebî / babam) kullanımındaki trajik aidiyeti inceler. İbrahim, bir önceki ayetlerde Allah'tan "gelecek nesiller" (âhirîn) arasında iyi anılmayı, yani yepyeni ve evrensel bir soy (inanç ailesi) kurmayı talep etmiştir. Ancak yeni bir geleceğe yürürken bile aklı geçmişin o en derin, en kancalı biyolojik bağında (babasında) takılı kalmıştır. İnsan ne kadar yücelirse yücelsin, "babam" kelimesinin o ağır ontolojik ve psikolojik yükünden (evlat olma zaafından) tek kalemde sıyrılamaz.
İnnehû (إِنَّهُ)
Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve gerekçe (ta'lil) katan "inne" (إِنَّ) edatı ile "o" anlamındaki üçüncü tekil şahıs zamiri "hû"nun (هُ) birleşiminden oluşur ("Çünkü şüphesiz o / Muhakkak ki o").
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın "ta'lil" (sebep/gerekçe bildirme) işlevini inceler. İbrahim, "Babama mağfiret et" şeklindeki cüretkâr talebinin altını boş bırakmaz. "İnne" edatıyla, bu duanın gerekçesini, babasının içinde bulunduğu o mutlak ve acınası durumun kesin bir teşhisi (teşhis-i maraz) üzerinden ilahi merhamete sunar. Edat, babasının durumuna dair hiçbir şüphenin veya mazeretin kalmadığını teyit eder.
Kâne (كَانَ)
Olmak, bulunmak, var olmak ve geçmişten o ana kadar süregelen bir durumu bildirmek anlamlarına gelen k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (nakıs) fiildir ("İdi / Olageldi").
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nakıs fiilin barındırdığı zamansal kilitlenmeyi (sürekliliği) okur. İbrahim, babasının anlık bir hevesle veya tesadüfi bir hatayla yoldan çıktığını söylemez. "Kâne" fiili, babasının o sapkınlık halini bütün bir ömrüne, karakterine ve varoluşuna (geçmişten bugüne) sindirdiğini, o karanlık durumun içinde kalıcı ve sabit bir hal (istikrar) aldığını gösterir. Hatası eylemsel değil, ontolojiktir.
Mine'd-dâllîn (مِنَ الضَّالِّينَ)
Arapçada -den/-dan, içinden, bir kısmı anlamlarına gelen ve teb'îz ifade eden "min" (مِنْ) harf-i ceri ile; kaybolmak, yoldan sapmak, şaşırmak ve hedefi yitirmek anlamlarına gelen d-l-l (ض ل ل) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) kelimesinin kurallı çoğul (cem-i müzekker sâlim) formunun birleşimidir. Harf-i cerden dolayı "yâ" ile mecrur olmuştur ("Sapkınlardan / Yolunu kaybedenlerin içinden").
İbn Fâris, d-l-l (ض ل ل) kökünün temel anlamının "düz, doğru ve güvenli olan anayoldan (câdde) çıkıp, yönünü şaşırarak ıssızlıkta (çölde) kaybolmak, hedefi yitirmek ve helake (yok oluşa) sürüklenmek" olduğunu belirtir. Suya karışıp eriyerek kaybolan nesneye veya çölde yönünü yitirip ölüme terk edilen kişiye bu kökten isimler verilir. Hidayet'in (yol bulmanın) tam zıddıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "dalâlet" kavramının Cahiliye dönemindeki bedevi/çöl aklından teolojik alana nasıl taşındığını tahlil eder. Eski Araplar için uçsuz bucaksız, işaretsiz çölde kaybolmak (dalâlet) mutlak ölüm demekti; çünkü çölde yolunu kaybedeni kimse kurtaramazdı. Kur'an, bu "fiziksel kaybolma ve ölüm" korkusunu alır, "ahlaki ve teolojik yoldan çıkma" (şirk/putperestlik) manasına dönüştürür. İbrahim, babasını bilinçli bir kötülük faili (zalim) veya bir tiran olarak değil; tevhidin aydınlık yolunu yitirip putların karanlık çölünde "kaybolmuş" (dâllîn), yönünü şaşırmış ve ebedi helake sürüklenen acınası bir yolcu olarak tanımlar. Duanın merhameti de bu teşhisten (kaybolmuşluk acımasından) doğar.
Gabriel Said Reynolds, "dâllîn" (yolunu kaybedenler/sapkınlar) kelimesinin bu bağlamdaki sarsıcı polemik yönünü inceler. Babası, sadece ailenin reisi değil, muhtemelen o putperest kavmin önde gelenlerinden, dini otorite figürlerinden (put yapıcısı/bekçisi) biriydi. Kitleler onu bir "rehber" (yol gösteren) olarak görüyordu. İbrahim, "O yolunu kaybedenlerdendir" diyerek, toplumun "rehber" zannettiği otoritenin aslında en büyük "kör" ve en feci şekilde yolunu şaşırmış kişi olduğunu ilan eder. İktidarın pusulası bozuktur; rehber (baba) bizzat dalâletin (kayboluşun) merkezidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin surenin genel kurgusundaki (özellikle 78. ve 79. ayetlerle) o muazzam edebi ve felsefi zıtlığını (tıbâk) okur. İbrahim, kendi Rabbini tanıtırken "Beni yaratan ve bana yol gösteren (yehdîni/hidayet veren) O'dur" demişti. Kendi varoluşunu mutlak bir "hidayet" (yol bulma) üzerine kuran İbrahim; babasının varoluşunu ise bunun tam zıddı olan mutlak bir "dalâlet" (yolunu kaybetme) üzerine konumlandırır. Oğul mutlak kılavuzun izindeyken, baba mutlak bir karanlıkta (dâllîn) körlemesine yürümektedir. Surenin bu noktasında hidayet (tevhid) ve dalâlet (şirk), bir baba-oğul trajedisi üzerinden uzay-zamanda kesin olarak birbirinden koparılıp ayrıştırılır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla