Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 72. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 72. Ayet

    قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle hel yesme’ûnekum iż ted’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İbrahim, ‘Peki ama’ dedi, ‘yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?’”

      Sonra onların kıt akıllı (beyinsiz, sefih) olduklarını belirtmek üzere şöyle dedi: Peki ama yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Bu sorudaki onlar sizi işitiyorlar mı ifadesi birkaç ihtimale açıktır; “Siz onlara yalvarıp yakardığınızda size cevap veriyorlar mı?” şeklinde olabilir. Ya da bizzat işitmeyi kasıtla “Onlar sizi duyuyorlar mı?” takdirinde olur. Yani onlar kendilerine dua ettiğinizde sizi duyuyorlar mı? Şu âyette olduğu gibi; “Onlara yalvarsanız duanızı işitmezler, işitseler bile size karşılık veremezler”. “İz ted‘ûne” (إِذْ تَدْعُونَ) “tapınmak, ibadet etmek” anlamında olabileceği gibi bizzat “yalvarmak, yakarmak, dua etmek” anlamında da olabilir. Eğer âdet üzere işitme anlamında ise o takdirde “işitme’nin tevile ihtimali olmaz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Söylemek, konuşmak, söz fırlatmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki, kalpteki veya iç dünyadaki bir niyetin, düşüncenin ve argümanın sesler aracılığıyla dış dünyaya, muhatabın yüzüne açıkça ilan edilmesi" anlamının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu konuşma (kavl) eyleminin tebliğ metodolojisindeki diyalektik işlevini tahlil eder. Müşrikler bir önceki ayette "Putlara tapmaya devam edeceğiz" diyerek fanatik ve kapalı bir savunma hattı kurmuşlardı. İbrahim, onların bu kaba inatlarına kaba bir ret ile ("Hayır tapmayacaksınız" diyerek) karşılık vermez. "Kâle" (Dedi ki) fiili, peygamberin Sokratik bir yöntemle aklı kışkırtan, doğrudan vaaz vermek yerine muhatabın kendi çelişkisini kendisinin bulmasını sağlayan o soğukkanlı ve felsefi soruyu sorma (kavl) anıdır.

        Dücane Cündioğlu, konuşma eyleminin (sözün) putperestlik karşısındaki ontolojik gücünü inceler. Putlar sağır, dilsiz ve eylemsizdir (statiktir). Buna karşılık insanı insan yapan en temel vasıf "natık" (konuşan/düşünen) olmasıdır. İbrahim, "kâle" (söz söyledi) eylemiyle dilsiz taşların karşısına insanın o devasa akli ve dilsel kapasitesini çıkarır. Söz, dilsiz putların sessizliğini ve o sessizliğin etrafında kurulan dogmayı parçalayan en keskin baltadır.

        Hel (هَلْ)

        Arapçada cümlenin başına gelerek ona soru anlamı katan (mı/mi/acaba) istifham edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın buradaki kullanımını "istifham-ı tevbîhî" (kınama, ayıplama ve azarlama amaçlı soru) ve "istifham-ı takrîrî" (muhataba gerçeği kendi diliyle itiraf ettirme) olarak tanımlar. İbrahim, putların işitip işitmediğini öğrenmek için bilgi talep etmez; bu basit soru edatıyla muhataplarının zihinsel felcini (akıl tutulmasını) yüzlerine çarpar. "Hel" edatı, dogmatik uykuda olan kitleyi sarsarak uyandırmak için vurulan dilsel bir kırbaçtır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kısacık soru edatının metindeki psikolojik şiddetini okur. Kitleler kendi uydurdukları ritüellerin ve heykellerin ihtişamına öylesine kapılmışlardır ki, eylemlerinin temel mantığını tamamen yitirmişlerdir. "Hel" edatı, o şatafatlı kültik atmosferi aniden keser ve meseleyi en ilkel, en yalın ve kaçılamaz bir sağduyu testine indirger: "Sizi duyuyorlar mı?" Bu, kitle illüzyonunu tek heceyle bozan bir müdahaledir.

        Yesme'ûneküm (يَسْمَعُونَكُمْ)

        İşitmek, duymak, kulak vermek, algılamak ve sese karşılık/tepki vermek anlamlarına gelen s-m-a (س م ع) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiilin ve eylemin nesnesi konumundaki "sizi" anlamındaki muhatap çoğul zamiri "küm"ün (كُمْ) birleşimidir ("Sizi işitiyorlar mı / duyuyorlar mı?").

        İbn Fâris, s-m-a (س م ع) kökünün temel anlamının "dışarıdan gelen bir sesin, bir nidanın veya bilginin kulak vasıtasıyla idrak edilmesi ve zihne ulaşması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" (işitme) kavramının sadece fiziksel bir ses dalgası algılaması olmadığını, aynı zamanda o sese "icabet etme, anlama ve mukabelede bulunma" kapasitesini de içerdiğini vurgular. İbrahim, "Sizi duyuyorlar mı?" derken, sadece taştan kulaklarının çalışıp çalışmadığını değil; sizin dertlerinizi anlayacak, yakarışlarınıza irade gösterip cevap verebilecek (icabet edebilecek) bir ontolojik varlığa/şuura sahip olup olmadıklarını sorgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde, duyusal algı (işitme) ile uluhiyet (tanrılık) arasındaki felsefi zorunluluğu tahlil eder. Cahiliye ve antik paganizmde tanrılar çoğunlukla doğa güçlerinin veya soyut korkuların somutlaştırılmış (taşa çevrilmiş) halleridir. Ancak İbrahim, "tanrı" mefhumuna yepyeni ve sarsıcı bir kriter getirir: Kişisellik ve iletişim. Bir varlığın ilah olabilmesi için, kendisine yönelen kulu "işitmesi" (yesme'û) şarttır. İşitemeyen, dua ile ilişki kuramayan (sağır ve cansız) bir nesnenin tanrılık iddiası, ontolojik bir komediden ibarettir.

        Angelika Neuwirth, geç antik çağ dini polemikleri (tartışmaları) bağlamında bu fiilin kullanımını okur. Kur'an, paganizme karşı karmaşık metafiziksel argümanlar üretmek yerine, doğrudan insan bedenindeki en temel duyuları (işitme ve görme) argüman olarak kullanır. İnsanın bile sahip olduğu "işitme" (yesme'û) yeteneğinden yoksun olan bir nesnenin, o insana efendi (rab) olması kabul edilemez. Bu fiil, politeizmin tanrılarını felsefi olarak insanlık seviyesinin bile altına (cansız madde seviyesine) çeken muazzam bir polemik silahıdır.

        İz (إِذْ)

        Arapçada "dığında, -dığı zaman, o vakit" anlamlarına gelen, bir eylemin gerçekleştiği o spesifik anı işaret eden zaman zarfıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu zaman zarfının cümleyi nasıl daralttığına dikkat çeker. İbrahim "Putlar genel olarak duyar mı?" demez. "İz" (Tam o esnada, tam o yakarış anında) diyerek soruyu müşriklerin ritüellerinin tam merkezine (tapınaklardaki o hararetli dua anına) odaklar. İnsanların en muhtaç olduğu ve seslerini en çok yükselttikleri "o anda" (iz), karşılarında devasa bir sağırlık ve sessizlik duvarı bulduklarını onlara bizzat kendi tecrübeleri üzerinden itiraf ettirmek ister.

        Ted'ûn (تَدْعُونَ)

        Çağırmak, seslenmek, dua etmek, yardım istemek, davet etmek ve feryat etmek anlamlarına gelen d-a-v (د ع و) kökünden türemiş ikinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir ("Siz çağırıyorsunuz / dua ediyorsunuz / yalvarıyorsunuz").

        İbn Fâris, d-a-v (د ع و) kökünün temelinde "birinin dikkatini çekmek, onu yardıma çağırmak veya bir ihtiyacın giderilmesi için sesi ona doğru yöneltmek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "dua" eyleminin zihinsel ve ruhsal altyapısını tahlil eder. Dua (da'vet), sıradan bir konuşma değildir; kişinin kendi acziyetini kabul ederek, kendisinden daha yüce, daha güçlü ve sorunları çözebilecek aşkın bir otoriteye yönelttiği varoluşsal bir yardım çığlığıdır.

        Patricia Crone, antik Yakın Doğu'nun kültik uygulamalarında "dua" (çağrı) eyleminin işlevini inceler. Paganlar, savaş, kıtlık veya hastalık zamanlarında bu heykellerin önüne gelerek kurbanlar keser ve koro halinde onlara "seslenir/çağırırlardı" (ted'ûn). İbrahim'in bu fiili kullanması, onların o çaresizlik anlarında heykellere karşı sergiledikleri o acınası yakarış sahnelerini gözlerinde canlandırmaktır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, çağırma (dua) eylemi ile sağır nesneler arasındaki ontolojik asimetriyi (dengesizliği) okur. Ayette fail konumunda olan insan "çağırandır" (ted'ûn), yani canlı, şuurlu, dert sahibi ve aktif öznedir. Ancak çağrılan nesne (put) cansız, sağır ve pasiftir. İnsan, kendi elleriyle yaptığı sağır bir duvara (taşa) karşı varoluşsal bir çığlık atarak, aslında kendi aklını ve onurunu da o sağır taşın seviyesine indirgemektedir. Çağıran diridir, çağrılan ölüdür; ölüye çağırmak, dirinin aklının ölmesidir.

        Michael Cook, bu kelimeyi sosyo-politik kriz anlarındaki otorite arayışı üzerinden tahlil eder. Toplumlar büyük felaketlerle karşılaştıklarında sığınacak mutlak bir liman, kendilerini "duyacak" (işitecek) bir otorite ararlar. Müşriklerin bu cansız heykellere "yalvarmaları" (ted'ûn), aslında devletin veya kabilenin aciz kaldığı durumlarda icat ettikleri psikolojik bir emniyet sübabıdır. İbrahim, "Çağırdığınızda duyuyorlar mı?" diyerek, onların inşa ettiği bu sahte güvenlik duvarını ve teolojik kriz yönetimini (hiçbir işe yaramayan o cansız otoriteyi) tek bir mantık hamlesiyle çökertir. İktidarın tapınakları, hiçbir duanın duyulmadığı sağır hapishanelerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X