Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 71. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 71. Ayet

    قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَاماً فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû na’budu asnâmen fenezallu lehâ ‘âkifîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler.”

      Onlar: Birtakım putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz diye cevap verdiler. Yani onlara tapınmaya ve onlara ibadette bulunmaya devam ediyoruz, “el- ‘Ukûf ‘aleş-şey’” (الْعُكُوفُ عَلَى الشَّيْءِ) demek, o şey üzere olmak ve devamlılık göstermek demektir.

      Nahiv bilgini Ebû Muâz şöyle dedi: “Zalle” (ظَلَّ) sözcüğü sadece gündüzleyin yapılan fiillerin sürekliliği için kullanılır. “Gecesinde şunu yapmaya devam etti” anlamında “Zalle leylehû yasna‘u kezâ” (ظَلَّ لَيْلَهُ يَصْنَعُ كَذَا) denilmesi imkânsızdır. O takdirde “Bâte leylehû” (بَاتَ لَيْلَهُ) denilir. “Zalle nehârahû sâimen ve bâte leylehû kâimen” (ظَلَّ نَهَارَهُ صَائِمًا وَبَاتَ لَيْلَهُ قَائِمًا) “Gündüzünü oruçlu, gecesini kıyamda geçirir oldu” hadisinde de öyle kullanılmıştır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Söylemek, konuşmak ve beyan etmek anlamlarına gelen k-v-l (ق و ل) kökünden türemiş üçüncü çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, k-v-l (ق و ل) kökünün temelinde "zihindeki veya kalpteki bir niyetin, düşüncenin ve inancın kelimeler aracılığıyla dış dünyaya ilan edilmesi" anlamının bulunduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin (kavl) toplumsal dogmatizm içindeki refleksif yapısını tahlil eder. İbrahim, bir önceki ayette "Neye tapıyorsunuz?" diye son derece sarsıcı ve aklı uyandırmaya yönelik felsefi bir soru sormuştur. Ancak muhataplar bireysel olarak düşünmek yerine, kabilevi bir koro halinde, hiç tereddüt etmeden ve sorgulamadan "Kâlû" (Dediler ki) diyerek kolektif bir cevap verirler. Bu eylem, aklın devrede olmadığı, sadece ezberlenmiş statükocu bir inancın kitleler tarafından kaba bir şekilde dışa vurulmasıdır.

        Na'büdü (نَعْبُدُ)

        Boyun eğmek, itaat etmek, kulluk yapmak ve köle olmak anlamlarına gelen a-b-d (ع ب د) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs muzari (şimdiki/geniş zaman) fiildir ("Biz tapıyoruz / Biz kulluk ediyoruz").

        İbn Fâris, a-b-d (ع ب د) kökünün temelinde "tamamen pürüzsüzleşmek, alçalmak, kendi iradesinden vazgeçerek kendini mutlak surette bir başkasının emrine ve tahakkümüne teslim etmek" anlamının bulunduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" mefhumunun ontolojik ağırlığına dikkat çeker. İbadet, saygı duymanın ötesinde, varoluşsal bir zilleti (tezellül) ve boyun eğişi kabul etmektir. İnsanın bu eylemi kendi elleriyle yaptığı nesnelere karşı "na'büdü" (biz bizzat kölesiyiz) diyerek itiraf etmesi, aklın kendi rızasıyla intihar etmesidir.

        Dücane Cündioğlu, bu fiilin kullanımındaki felsefi trajediyi inceler. İbrahim, onların eylemlerindeki anlamsızlığı yüzlerine vurmak istemiştir. Ancak kitleler, eylemlerinin absürtlüğünü fark etmek bir yana, "Na'büdü" (Evet, biz onlara tapıyoruz) diyerek kendi ontolojik köleliklerini büyük bir özgüven ve pişkinlikle savunurlar. İnsan kibri, putperestliğin en büyük koruyucusudur; hatasını kabul etmek yerine, o hatayı mutlak bir inanç (ibadet) olarak sistemleştirir.

        Asnâmen (أَصْنَامًا)

        Suret, heykel, put ve tapınılan nesne anlamlarına gelen s-n-m (ص ن م) kökünden türemiş "sanam" isminin çoğuludur. Tapınma eyleminin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Putlara").

        İbn Fâris, s-n-m (ص ن م) kökünün "taştan, tahtadan veya madenden yontularak şekil verilmiş, tapınma kastıyla üretilmiş somut suretler ve heykeller" anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin kökenbilimsel haritasını çıkarır. Kelimenin kökeninin doğrudan Arapça olmadığını, muhtemelen Aramice/Süryanice "şalmâ" veya İbranice "tselem" (imge/suret/put) kelimelerinden Arap diline "sanam" (çoğulu asnâm) formunda fonetik bir evrimle geçtiğini belgeler. Sami diller havzasında bu kelime, ilahi olanın yeryüzündeki kaba ve dondurulmuş (materyal) temsiliyetini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "asnâm" kelimesinin teolojik itiraf boyutunu tahlil eder. Müşrikler, İbrahim'in sorusuna "Biz tanrılara (âlihe) veya yaratıcılara tapıyoruz" şeklinde soyut ve felsefi bir kılıf uydurarak cevap vermezler. Doğrudan "Asnâmen" (Putlara/Heykellere) diyerek, taptıkları şeyin kaba, maddesel ve cansız doğasını bizzat kendi dilleriyle itiraf ederler. Bu, putperest aklın soyutlama yeteneğinden (müteal bir tanrı tasavvurundan) ne kadar yoksun olduğunun, tapınma eylemini salt somut eşyaya (asnâm'a) indirgediğinin semantik beyanıdır.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin materyalist ağırlığını okur. İbrahim, görünmeyeni ve evrensel olanı (Tevhid) savunurken; kitleler, gözle görülen, elle tutulan ve kendi atölyelerinde yontulan o lokal ve katı taşlara (asnâm) sığınırlar. Put, dinin maddiyatla ve kabilevi sınırlarla dondurulmuş halidir.

        Fe nazallü (فَنَظَلُّ)

        Takip ve sonuç bildiren "fe" (فَ) harfi ile; gündüz vakti bir işe devam etmek, bir halde kalmak, gölgelenmek ve sürmek anlamlarına gelen z-l-l (ظ ل ل) kökünden türemiş birinci çoğul şahıs muzari (nakıs) fiilin birleşimidir ("Böylece devam ederiz / o hal üzere kalmayı sürdürürüz").

        İbn Fâris, z-l-l (ظ ل ل) kökünün temelinde "bir şeyin üzerinde gölge gibi sabit kalmak, ayrılmamak, bir durumu gündüz boyu kesintisiz olarak devam ettirmek" anlamının yattığını belirtir. (Zıll/gölge kelimesi de buradan gelir).

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu nakıs fiilin (zalle) cümleye kattığı kesintisiz zaman ve inat vurgusunu inceler. "Fe" bağlacı, onların tapınma eylemlerini büyük bir övünçle, bir sebep-sonuç ilişkisine bağladıklarını gösterir. "Putlara tapıyoruz ve (tam da bu yüzden/bu inançla) tapmaya devam edeceğiz" diyerek, İbrahim'in eleştirisine karşı sarsılmaz bir inat (z-l-l) ve zamanın hiçbir anında bu eylemden vazgeçmeyecekleri yönünde radikal bir direnç gösterirler.

        Angelika Neuwirth, bu kelimedeki "süreklilik" (nazallü) vurgusunu antik kült ritüelleri ekseninde okur. Paganizm, ahlaki bir gelişim veya teolojik bir sorgulama (dinamizm) değil; heykellerin etrafında sürekli tekrarlanan, zamanı donduran ve statükoyu koruyan ritüelistik bir saplantıdır. "Nazallü", onların kendi uydurdukları bu dondurulmuş dinin içinde kalmaya (statikleşmeye) duydukları gönüllü arzudur.

        Lehâ (لَهَا)

        İçin, -e/a, aidiyet anlamlarına gelen "li" (لِ) harf-i ceri ile "ona/onlara" anlamındaki (akılsız çoğullar için kullanılan) müennes zamir "hâ"nın (هَا) birleşimidir ("Onlar için / Onların etrafında/başında").

        Patricia Crone, bu aidiyet zamirinin sosyolojik ve teolojik yönünü tahlil eder. İnsan, kendi elleriyle ürettiği bir nesneye (puta) "lehâ" (onlar için/onlara adanarak) diyerek kendi zamanını, emeğini ve varlığını peşkeş çekmektedir. Zamir, cansız eşyayı (asnâm) kutsallaştırarak insan eyleminin merkezine oturtan o absürt hiyerarşiyi (eşyanın insana tahakkümünü) dilde resmeder.

        Âkifîn (عَاكِفِينَ)

        Bir yere kapanmak, ibadet kastıyla bir şeyin başından ayrılmamak, bağlanıp kalmak ve kendini adamak anlamlarına gelen a-k-f (ع ك ف) kökünden türemiş ism-i fâil (özne) çoğuludur. Nazallü (nakıs fiilinin) haberi olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Bağlanıp kalanlarız / Başından ayrılmayan tapınıcılarız").

        İbn Fâris, a-k-f (ع ك ف) kökünün temel anlamının "kişinin kendini belirli bir mekâna veya eyleme hapsetmesi, yüzünü oradan hiç çevirmeden mutlak bir odaklanma ile orada dikilip kalması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, İslami litaratürdeki "itikaf" ibadetinin de bu kökten geldiğini belirterek kavramı tahlil eder. Akf, bedenin ve kalbin tüm ilgisini dış dünyadan kesip tek bir nesneye/gayeye yöneltmesidir. Müşrikler, putlarının önünde sıradan bir dua edip gitmezler; onlar "âkifîn"dir (kendilerini o taşlara vakfeden, hayatlarını o putların varlığına kilitleyen fanatiklerdir).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin psikolojik ve varoluşsal çöküşünü inceler. "Âkifîn", sıradan bir ibadet değil, patolojik bir saplantı halidir. Onlar, İbrahim'in aydınlık ve dinamik tevhid çağrısına karşı; taşların etrafında dönen, zihinsel olarak felç olmuş, kendi dogmalarının içine hapsolmuş karanlık bir fanatizmi ("âkifîn" / oraya çakılıp kalmayı) tercih ettiklerini ilan ederler. Tevhid insanı yürütür ve ufka açar; şirk ise insanı bir taşın dibinde "âkif" (sabit, tutsak ve donuk) kılar.

        Michael Cook, kültik adanmışlığı ifade eden bu kelimenin politik muhafazakarlık boyutunu okur. Müşrikler "Biz onların başında âkifîn'iz (bekçileriz/ayrılmayız)" diyerek sadece dinsel bir ritüeli değil, o putların temsil ettiği sosyo-ekonomik sistemi, kabile asabiyesini ve kurulu düzeni sonuna kadar koruyacaklarını, İbrahim'in devrimci çıkışına karşı statükonun nöbetini tutacaklarını (akf) bir direniş manifestosu olarak ilan ederler. Kelime, teolojik bir inadın ötesinde politik bir saflaşmadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X