اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
“Şüphesiz bunda inandırıcı işaretler vardır; ama çokları iman etmezler.”
Şüphesiz bunda inandırıcı işaretler vardır. Yani Firavun ve kavmini helâk etmede ve Mûsâ’yı ve beraberindekileri kurtarmada daha sonra gelecek nesiller için ibretlik bir durum ve caydırıcılık vardır. Zira onlar görmüşlerdir ki Allah, düşmanlarını helâk etmiş, dostlarını ise kurtarmıştır.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Cümleye mutlak kesinlik, şüphesizlik ve pekiştirme katan tekid edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu edatın retorik işlevini anlatının zirve noktası üzerinden tahlil eder. Koca bir imparatorluğun sulara gömülmesinin ardından gelen bu sessizlik anında, "İnne" (Hiç şüphesiz) edatı, az önce anlatılan devasa tarihi olayın rastgele bir tabiat felaketi olmadığını, mutlak ve sarsılmaz bir ilahi kurgu olduğunu okuyucunun/dinleyicinin zihnine mühürler.
Fî zâlike (فِي ذَلِكَ)
İçinde, zarfında anlamlarına gelen "fî" (فِي) harf-i ceri ile; uzak veya yüce/büyük şeyleri işaret etmek için kullanılan "zâlike" (ذَلِكَ) işaret zamirinin birleşimidir ("Şüphesiz bunda / bu anlatılanlarda").
Râgıb el-İsfahânî, "zâlike" (şu/bu) işaret zamirinin nereyi gösterdiğine dikkat çeker. Bu zamir, sadece denizin yarılmasını veya Firavun'un boğulmasını değil; sihirbazların iman etmesinden başlayıp, gece yürüyüşüne ve suların kapanmasına kadar uzanan o devasa "kurtuluş ve helak" diyalektiğinin tamamını (tarihsel kıssayı) tek bir kelimenin içinde toplar ve muhatabın aklına (tefekkürüne) sunar.
Le âyeten (لَآيَةً)
Pekiştirme bildiren "lâm-ı ibtidâ" (لَ) harfi ile; işaret, ibret, nişane, açık delil ve kanıt anlamlarına gelen e-y-y (ا ي ي) kökünden türemiş "âyeh" isminin birleşimidir. İnne edatının ismi olduğu için fetha ile nasb edilmiştir ("Kesinlikle büyük bir ibret / işaret vardır").
İbn Fâris, e-y-y (ا ي ي) kökünün temelinde "bir şeyin meçhul kalmasını engelleyen, onu diğerlerinden ayırt edip görünür ve bilinir kılan açık nişane, belirgin iz" anlamının yattığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "âyet" mefhumunun ontolojik ve semiyotik (göstergebilimsel) ağırlığını tahlil eder. Kur'an, denizin yarılmasını salt bir "mucize" (hark-ı âde) veya izlenip geçilecek bir illüzyon olarak sunmaz. O, okunması ve şifresinin çözülmesi gereken bir "âyet"tir (işarettir). Fiziksel olay (boğulma), sadece bir kabuktur; asıl olan, insan aklının bu kabuğu kırarak arkasındaki o devasa ilahi kudreti ve ahlaki yasayı (kibrin helakini) okuyabilmesidir.
Angelika Neuwirth, bu kelimenin surenin yapısal (litürjik) kurgusundaki işlevini inceler. Şuarâ Suresi'nde peygamberlerin kıssaları anlatılır ve her kıssanın sonu tam olarak bu değişmez kalıpla (İnne fî zâlike le âyeten...) biter. Bu nakarat (refrain), tarihsel anlatıyı aniden keserek olayı "geçmiş bir mitoloji" olmaktan çıkarır ve doğrudan o an Kur'an'ı dinleyen Mekke toplumuna (ve tüm zamanlara) yöneltilmiş sarsıcı bir teolojik tehdide/öğüde dönüştürür.
Dücane Cündioğlu, fiziksel olaydan "âyete" geçişin felsefi diyalektiğini okur. Firavun ve ordusu denizi gördü, suların açıldığını gözleriyle (optik olarak) müşahede etti. Ancak onlar bu devasa olayda sadece geçilecek bir "yol" gördüler, olayın arkasındaki "âyeti" (mesajı) göremediler ve sulara daldılar. Göz bakar, ancak sadece akıl (tefekkür) eşyadaki "âyeti" görebilir. Olayın âyet olması, bakanın niyetine ve ontolojik uyanıklığına bağlıdır.
Ve mâ kâne (وَمَا كَانَ)
Bağlaç olan "ve" (وَ), geçmiş zamanı mutlak surette olumsuzlayan "mâ" (مَا) edatı ve olmak/var olmak anlamındaki k-v-n (ك و ن) kökünden türemiş mazi fiilin birleşimidir ("Ve olmadı / Ve değildi").
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu olumsuzluk yapısının (mâ kâne) yarattığı o derin trajik zıtlığı (kontrastı) tahlil eder. Bir yanda eşi benzeri görülmemiş, denizi ikiye yaran ve koca bir orduyu yutan devasa bir görsel kanıt (âyet) vardır. Beklenen rasyonel sonuç, bu kanıtı gören herkesin derhal hakikate teslim olmasıdır. Ancak metin "ve mâ kâne" diyerek, insan aklının o karanlık ve inatçı direncini sahneye koyar. En büyük kanıt bile, kibre saplanmış bir iradeyi dönüştürmeye (oldurmaya) yetmemiştir.
Ekseruhüm (أَكْثَرُهُمْ)
Çok olmak, sayıca üstün olmak ve çoğalmak anlamlarına gelen k-s-r (ك ث ر) kökünden türemiş ism-i tafdil (en çok/çoğunluk) kelimesi ile "onların" anlamındaki üçüncü çoğul şahıs zamiri "hüm"ün (هُمْ) birleşimidir ("Onların çoğu / Çoğunluğu").
İbn Fâris, k-s-r (ك ث ر) kökünün temelinde "azlığın (kıllet) zıddı olarak, nicelik, hacim veya sayı bakımından büyük bir yığınağı, kalabalığı ve fazlalığı" ifade ettiğini belirtir.
Michael Cook, bu kelimeyi (ekser) politik sosyoloji ve kitle psikolojisi ekseninde okur. Kur'an lügatinde "çoğunluk" (ekser/küll) kavramı neredeyse hiçbir zaman hakikatin, aklın veya erdemin ölçüsü olarak sunulmaz. Aksine çoğunluk; unutkanlığın, körlüğün, güce tapınmanın ve statükoya boyun eğmenin temsilcisidir. Firavun kendi "çoğunluğuna" güveniyordu. Ayet, "Onların çoğu" diyerek, hakikatin hiçbir zaman kalabalıkların (niceliğin) onayına ihtiyaç duymadığını, yığınların her zaman batıla ve kibre daha yatkın olduğunu (elitist olmayan bir epistemolojik tespitle) ortaya koyar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu çoğul zamirin (hüm) referansındaki teolojik sitemi inceler. Zamir sadece Firavun'un boğulan kavmine değil, aynı zamanda kurtulan İsrailoğullarına veya kıssayı dinleyen Mekke müşriklerine de dönüktür. Suları yararak karşıya geçen İsrailoğullarının "çoğu" (ekseruhüm) bile kısa süre sonra buzağıya tapacak, nankörlük edecektir. Bu kelime, mucizenin insan fıtratındaki o nankörlük ve unutkanlık katsayısını kalıcı olarak silemediğinin (kitlelerin çoğunun her zaman nankör olduğunun) tarihüstü bir beyanıdır.
Mü'minîn (مُؤْمِنِينَ)
Güvenmek, tasdik etmek, sükûnete ermek ve emin olmak anlamlarına gelen e-m-n (ا م ن) kökünden, if'âl babında türetilmiş ism-i fâil (özne) çoğuludur. Kâne fiilinin haberi olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("İman edenler / inanan kimseler").
İbn Fâris, e-m-n (ا م ن) kökünün "nefsin, aklın ve kalbin her türlü şüphe, inat ve korkudan arınarak gerçeği bütünüyle tasdik etmesi, o gerçeğin içinde sarsılmaz bir sükûnet ve güven (emniyet) bulması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini salt "görmek" (rü'yet) eyleminden kesin hatlarla ayırarak tahlil eder. Mısır halkı da İsrailoğulları da denizin yarıldığını "görmüşlerdir". Ancak iman, gözün retinasına düşen bir görüntü değil; aklın kibrini kırıp, o görüntünün sahibine mutlak surette teslim olmasıdır. Çoğunluk (ekseruhüm) mucizeyi tüketmiş, ancak kalplerini o ilahi güvenliğe (emniyete/imana) açmamıştır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayetin sonundaki varoluşsal çöküşü (kapanışı) nasıl mühürlediğini okur. Ayet, en büyük fiziksel mucizenin (âyetin) varlığını ilan ederek başlar, ancak insanlığın çoğunun "inananlardan" (mü'minîn) olmadığı gerçeğiyle biter. Bu, felsefi olarak "bilgi" ile "iman" arasındaki o aşılamaz uçurumdur. Bilmek veya şahit olmak insanı kurtarmaz; insanı kurtaracak olan yegâne şey, o devasa kibre başkaldırıp hakikate boyun eğme iradesidir (imandır). Kitleler harikulade olayları (sihri veya mucizeyi) izlemeyi severler, ancak iş kendi hayatlarını o hakikate göre değiştirmeye (iman etmeye) geldiğinde çoğunluk her zaman geride kalır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla