Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Şuarâ Sûresi, 64. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Şuarâ Sûresi, 64. Ayet

    وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ezlefnâ śemme-l-âḣarîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ötekilerini de oraya getirdik.”

      Ötekilerini de oraya getirdik. Hasan-ı Basrî, “ezlefnâ” (أَزْلَفْنَا) helak ettik demektir, demiştir. Ötekilerini de oraya. Bazıları da “topladık” anlamındadır demişlerdir. Leyletü’l-müzdelife (لَيْلَةُ الْمُزْدَلِفَةِ), yani müzdelife gecesi, insanların toplandığı gece, izdilâf gecesi kullanımı bu anlamdan alınmıştır. “İzdilâf” (الازْدِلَافُ) toplanmak demektir. Aynı şekilde toplanılan yer için de denilmektedir. Bu beyanın yorumu eğer böyle ise o takdirde burada, kulların fiillerinde Allah’ın yaratma ve tedbirinin var olduğuna işaret vardır. Çünkü toplanmayı kendisine isnat etmiş, “biz topladık” (أَزْلَفْنَا) demiştir. Oysa onlar oradan sadece mâsiyet için çıkmışlardı. Bu da konunun, bizim izah ettiğimiz gibi olduğunu gösterir.

      Bazıları dediler ki Onları yaklaştırdık, yakın ettik, anlamındadır. Bu mânada “Ezlefekallâh!” (أَزْلَفَكَ اللهُ) denilir ve “Allah seni (kendisine) yakın etsin!” anlamındadır. Beni falanca katında şu yakın etti anlamında “Ezlefenî kezâ ‘inde fulân” (أَزْلَفَنِي كَذَا عِنْدَ فُلَانٍ) denilir. “ez-Zülef” (الزُّلَف) konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır.

      Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir”. “Ve üzlifeti’l-cennetü li’l-muttekîn” (وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ) âyetinde geçen “üzlifet” fiili yakın edilir, yaklaştırılır demektir. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe de aynı açıklamada bulunmuşlardır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Ve ezlefnâ (وَأَزْلَفْنَا)

        Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; yaklaşmak, yakın olmak, bir kademeden diğerine geçmek ve sokulmak anlamlarına gelen z-l-f (ز ل ف) kökünden, if'âl babında (izlâf) türetilmiş birinci çoğul şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir ("Ve biz yaklaştırdık / oraya çektik").

        İbn Fâris, z-l-f (ز ل ف) kökünün temelinde "bir hedefe doğru adım adım, kademe kademe ilerlemek, mesafeyi daraltarak bir şeye sokulmak ve yanaşmak" anlamının bulunduğunu belirtir. "Zülfe" kelimesi de mekânsal veya manevi yakınlığı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "izlâf" eyleminin failine (öznesine) ve nesnesine dikkat çeker. Eylem "onlar yaklaştı" şeklinde dönüşlü (mutavaat) değil, "Biz onları yaklaştırdık" (ezlefnâ) şeklinde geçişli bir müdahaledir. Firavun ve ordusu kendi hür iradeleriyle Musa'yı takip ettiklerini, kovalayan ve inisiyatif sahibi olan tarafın kendileri olduğunu zannetmektedirler. Oysa "ezlefnâ" fiili, avcının aslında av olduğunu, Firavun'un kendi hırsı üzerinden ilahi bir tuzağa (denizin içine) doğru bizzat Allah tarafından çekildiğini (yaklaştırıldığını) ifşa eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve dramatik gerilimine odaklanır. Fiildeki birinci çoğul şahıs zamiri (nâ / biz), Kur'an'ın sinematografik anlatımında kontrolün tamamen ilahi iradede olduğunu vurgular. Deniz yarılmış, Musa ve halkı o korkunç suların arasına girmiştir. Peşlerinden gelen Firavun ordusu ise görünürde büyük bir hızla onlara "yaklaşmaktadır". Ancak metin, bu yaklaşmayı (z-l-f) bir zafer koşusu olarak değil; kibrin, ölümcül suların arasına (kendi mezarına) doğru körlemesine sürüklenişi olarak resmeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin barındırdığı teolojik ironiyi tahlil eder. Firavun, İsrailoğullarını kendi ülkesinden "çıkarmamak" (mülkünü korumak) için yola çıkmıştı. Fakat ilahi irade, Musa'nın asasıyla yarılan denizin o cazip ama ölümcül koridorunu kullanarak Firavun'u ve ordusunu o yarığın içine "yaklaştırmış" (ezlefnâ), yani onları kendi ayaklarıyla helak edilecekleri o nihai infaz noktasına sevk etmiştir. İktidar, kendi kibriyle hipnotize edilmiş ve ölüme doğru çekilmiştir.

        Dücane Cündioğlu, "yaklaştırma" (izlâf) eyleminin ontolojik boyutunu inceler. Yaklaşmak her zaman olumlu bir kavuşma değildir. Bazen bir nesnenin hakikate veya helake "yaklaştırılması", onun varoluşsal sınırlarının test edilmesidir. Firavun ordusunun yarılan sulara (kudretin tecelli ettiği o mutlak sınıra) yaklaştırılması, beşeri aklın ve kaba gücün, ilahi olan karşısında sıfırlanacağı o trajik yüzleşme anının (ölümün) mekânsal olarak inşasıdır.

        Semme (ثَمَّ)

        Arapçada uzak mekânları veya sembolik hedefleri işaret etmek için kullanılan, "orada, oraya, o yere" anlamlarına gelen mekân zarfı (ism-i işâret li'l-mekân) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde bu zarfın kullanımındaki belagat sanatını inceler. "Semme" edatı, doğrudan denizin içini, yarılan suların arasını ve o dehşetli koridoru işaret eder. Olayın mekânı o kadar sarsıcıdır ki, isim (deniz/bahr) tekrar edilmez, sadece bu kısa ve kesin işaret edatıyla "tam orası" vurgulanır.

        Michael Cook, bu edatın politik coğrafyadaki sınır çizgisini okur. "Oraya" (semme), Mısır imparatorluğunun siyasi ve askeri gücünün tamamen bittiği, Firavun'un yasalarının işlemediği ve sadece ilahi tabiat kanunlarının devrede olduğu o ölümcül eşiktir. Devletin yenilmez ordusu, egemenliğinin sıfırlandığı tam o noktaya (semme) çekilmiştir.

        El-Âharîn (الْآخَرِينَ)

        Ertelemek, geride bırakmak, sonraya kalmak ve öteki olmak anlamlarına gelen e-h-r (ا خ ر) kökünden türemiş ism-i fâil/sıfat olan "âhar" kelimesinin çoğuludur. Eylemin nesnesi (mefulü bihi) olduğu için "yâ" ile nasb edilmiştir ("Diğerlerini / Ötekileri / Geride kalanları").

        İbn Fâris, e-h-r (ا خ ر) kökünün temel anlamının "bir şeyin ilk (evvel) olmaktan veya önde bulunmaktan çıkıp, geriye düşmesi, sonraya kalması ve asıl unsurun dışındaki 'ikinci/diğer' konumuna geçmesi" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde "diğerleri" (el-âharîn) tanımlamasının teolojik ve ontolojik yıkıcılığını tahlil eder. Metin, denizin içine çekilen bu kitleyi "Firavun", "Mısır ordusu", "komutanlar" veya "güçlüler" gibi şatafatlı isimlerle anmaz. Onlar, Kur'an'ın lügatinde isimlerini, rütbelerini ve tarihsel ağırlıklarını çoktan yitirmiş, sadece "el-âharîn" (ötekiler / geride kalan değersiz yığınlar) statüsüne indirgenmişlerdir. Bu, fiziksel helakten dakikalar önce gerçekleşen devasa bir kimliksizleştirme (ontolojik rütbe sökme) işlemidir. İlahlık taslayan tiran, sadece "öteki" olmuştur.

        Patricia Crone, bu kelimenin siyasi hiyerarşideki yer değiştirmesini (tersyüz edilmesini) inceler. Mısır'da İsrailoğulları ezilen, kimliksiz ve paryalaştırılmış "ötekilerdi". Firavun ve adamları ise "merkezdi". Ancak denizin önünde bu politik hiyerarşi tamamen tersine döner. Musa ve halkı artık ilahi anlatının (tarihin) ana öznesi, kurtuluşun merkezidir; Firavun'un devasa ordusu ise anlatının sadece figüranı, imha edilmek üzere sahneye çekilen isimsiz "diğerleri" (el-âharîn) konumuna düşürülmüştür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin yarattığı ikiliği (düaliteyi) okur. Kur'an, kurtuluşa yürüyenleri ve helake sürüklenenleri birbirinden kesin çizgilerle ayırır. "El-âharîn" kelimesi, Musa'nın ashabı denizin içinde selametle ilerlerken, onlardan tamamen farklı bir kaderi (boğulmayı) yaşamak üzere aynı mekâna giren o karanlık kitleyi temsil eder. Onlar, imanı reddettikleri için kurtuluşun paydaşı olamamış, hakikatin dışında kalan "ötekiler" olarak tarihin çöplüğüne itilmişlerdir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X