كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şuarâ Sûresi, 59. Ayet
Daralt
X
-
57-58. “‘Daha sonra onları (Firavun ve topluluğunu) bahçelerden, pınarlardan, hazînelerden ve değerli bir konumdan mahrum ettik’”
59. “İşte böyle; bu nimetleri onların yerine İsrâiloğulları’na verdik”
60. “(Olaya gelince) Arkadan Firavun ve adamları gün doğarken onlara yetiştiler”
Onları çıkardık. Yani Firavun ve kavmini, bahçelerden, pınarlardan, hazînelerden ve değerli bir konumdan. “Kerîm” (كَرِيمٍ) güzel, değerli, demektir, İşte böyle; bu nimetleri onların yerine İsrâiloğulları’na verdik. Arkadan Firavun ve adamları gün doğarken onlara yetiştiler. Yani Firavun ve kavmi güneş parlarken, yani doğarken onlara eriştiler. “Muşrikîn” (مُشْرِقِينَ), yani güneşin doğuş vaktine erdiler. Yani Mûsa’nın kavmi güneşin parladığı vakit içindeyken eriştiler. İnsanlar, güneşin doğma ve parlama vaktine girdiklerinde “eşrakû” (أَشْرَقُوا) denilir.
Yorum
-
Kezâlik (كَذَلِكَ)
İşte böyle, böylece, bunun gibi anlamlarına gelen, benzetme (teşbih) harfi olan "kef" (كَ) ile işaret zamiri "zâlike"nin (ذَلِكَ) birleşiminden oluşan bir edattır.
İbn Fâris, bu yapının, önceden bahsedilen bir durum ile sonraki durum arasında şüpheye yer bırakmayacak kesin bir bağ kurmak, olayları birbirine eşitlemek veya kaçınılmaz bir sonucu ilan etmek amacıyla kullanıldığını belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân eserinde "kezâlik" kelimesinin belagatteki bağlayıcı gücünü tahlil eder. Bir önceki ayetlerde Firavun ve ordusunun cennetlerden, pınarlardan, ihtişamlı makamlardan (Mısır'dan) sürülüp çıkarıldıkları anlatılmıştı. Surenin tam bu noktasında "Kezâlik" (İşte aynen böyle oldu/yaptık) denilmesi, ilahi adaletin mutlak ve sarsılmaz işleyişine vurulan bir mühürdür. O devasa imparatorluğun çöküşü, bu tek kelimeyle tarihin ibret levhasına "kesinleşmiş bir hüküm" olarak kazınır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın sinematografik (görsel ve ritmik) anlatımındaki işlevine odaklanır. Metin, Mısır'ın o eşsiz şatafatını resmettikten sonra, okuyucunun o ihtişam karşısında büyülenmesine izin vermeden "Kezâlik" diyerek sahneyi aniden keser. Bu edat, tiranlığın inşası asırlar süren iktidarının, ilahi irade karşısında tek bir kelimeyle (işte böylece) tarihe gömülüşünün edebi yansımasıdır.
Ve evrasnâhâ (وَأَوْرَثْنَاهَا)
Bağlaç olan "ve" (وَ) harfi ile; miras bırakmak, devretmek ve birinden diğerine geçirmek anlamlarına gelen v-r-s (و ر ث) kökünden, if'âl babında türetilmiş birinci çoğul şahıs mazi fiilin (evrasnâ) ve "onu/onları" anlamındaki müennes zamirin (hâ) birleşiminden oluşur ("Ve biz onları miras bıraktık").
İbn Fâris, v-r-s (و ر ث) kökünün temel anlamının "bir malın, mülkün, makamın veya vasfın, asıl sahibi yok olduktan veya işlevini yitirdikten sonra, başka birine herhangi bir bedel, sözleşme veya ticari emek olmaksızın doğrudan intikal etmesi (geçmesi)" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "veraset" (miras) mefhumunun teolojik ve ontolojik farkını tahlil eder. Kur'an, Mısır'ın zenginliklerinin İsrailoğullarına "ganimet olarak verildiğini" veya "savaşarak fethedildiğini" söylemez. Çünkü ganimet kaba gücün bir sonucudur. "Miras bırakmak" (evrasnâ) fiili, mülkün asıl ve yegâne sahibinin Allah olduğunu; Firavun'un sadece emanetçi bir zalim olduğunu ve malik-i hakiki (gerçek sahip) olan Allah'ın, kendi mülkünü dilediğinin elinden alıp, hiçbir kılıç dahi sallamayan zayıf kullarına (mustazaflara) doğrudan bedelsiz olarak "devrettiğini" gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler eserinde veraset kelimesinin politik teolojideki yıkıcılığını inceler. Firavun, Mısır'ın nehirlerini ve topraklarını ebedi şahsi mülkü (el-mülk) olarak görüyordu. Ancak ilahi irade, bu kibrin cezasını sadece onları helak ederek değil, en çok değer verdikleri ve tapındıkları o maddi hazineleri, en çok aşağıladıkları kölelere (İsrailoğullarına) "miras bırakarak" vermiştir. Veraset eylemi, paganist mülkiyet anlayışının tamamen sıfırlanmasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin ("Mısır'ı onlara miras bıraktık") tarihsel tefsir geleneğindeki karşılığını okur. Tarihsel olarak İsrailoğulları Kızıldeniz'i geçtikten sonra Mısır'a dönüp Firavun'un saraylarına yerleşmemişler, Filistin coğrafyasına (Arz-ı Mev'ud) gitmişlerdir. Dolayısıyla buradaki "evrasnâhâ" fiili, salt Mısır topraklarının tapusunun onlara verilmesinden ziyade; Firavun'un kaybettiği o refah, izzet, devlet olma statüsü ve "yeryüzündeki iktidar makamının" (tür olarak) ezilen bir halka ilahi bir lütuf (miras) olarak bahşedilmesini ifade eder.
Dücane Cündioğlu, veraset fiilindeki o keskin felsefi ironiyi inceler. İnsanlık tarihi boyunca zalimler büyük saraylar, anıtlar ve hazineler inşa ederler (Firavun'un cennât ve künûzu gibi). Ancak kibrin tabiatı gereği o zalimler inşa ettikleri şeylerin sefasını ebediyen süremezler. Tarih, zalimlerin kölelerinin kanıyla inşa ettiği medeniyetlerin, sonunda yine o mazlumlara veya başka kavimlere "miras" kalmasının tarihidir. İlahi adalet, zalimi kendi kurduğu şatafatlı sistemin asıl sahibi olmaktan çıkarıp, onu sadece geleceğin mirasçıları için ücretsiz bir "taşeron" konumuna düşürür.
Benî (بَنِي)
Oğullar, evlatlar ve çocuklar anlamlarına gelen b-n-y (ب ن ي) kökünden türemiş "ibn" kelimesinin çoğulu olan (benûn) isminin tamlama (izafet) halidir. Tamlama durumunda "nûn" harfi düşmüş ve mef'ul (nesne) olduğu için "yâ" harfiyle nasb edilmiştir ("oğullarına").
İbn Fâris, b-n-y (ب ن ي) kökünün temelinde "bir şeyi üst üste koyarak yapı kurmak, sağlam bir temel üzerinden yükselmek ve inşa etmek" anlamının yattığını belirtir. İnsanın erkek çocuğuna (ibn/benî) bu ismin verilmesi, babanın neslini, sosyal varlığını ve adını geleceğe doğru bir bina gibi "inşa etmesinden" ve aileyi ayakta tutmasındandır.
Patricia Crone, "benî" (oğulları) kelimesini antik kabile toplumlarının siyasi sosyolojisi üzerinden tahlil eder. Bu kelime, sadece biyolojik bir soy kütüğünü (genetiği) değil; siyasi, hukuki ve teolojik bir "ortak aidiyet" ve "kimlik" çatısını ifade eder. İsrailoğulları, Mısır'da köleleştirildikleri süre boyunca Firavun'un tebaası (mülkü) olarak görülüyordu. Allah, mülkü onlara miras bırakırken onları bu kabile kimliğiyle (Benî) zikrederek, onların Mısır'dan bağımsız, müstakil ve meşru bir ulus (ulus-kabile) olarak tarih sahnesine yeniden çıkışlarını tesciller.
İsrâîl (إِسْرَائِيلَ)
Hz. Yakub'un özel lakabı olup, "İsrailoğulları" tamlamasının (muzafun ileyh) ikinci kısmıdır. Yabancı kökenli (gayr-ı munsarif) olduğu için esre (kesra) yerine üstün (fetha) almıştır.
El-Cevâlîkî, el-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin saf Arapça olmadığını, yabancı bir dilden Arap diline geçmiş (mu'arreb) tarihî bir özel isim olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eşsiz eserinde bu ismin kökenbilimsel haritasını çıkarır. Kelimenin kökeni İbranice "Yisra'el" (יִשְׂרָאֵל) formuna dayanır. "El" kelimesi Sami dillerinde "Tanrı/İlah" anlamına gelirken, ismin bütünü teolojik anlatılarda "Tanrı ile güreşen, Tanrı'nın kulu, Tanrı'nın askeri" gibi muhtelif anlamlara yorulmuştur. Kur'an, bu ismi tarihsel hafızadaki karşılığıyla Arapça formda alıp kullanır.
Gabriel Said Reynolds, "İsrail" isminin Kur'an anlatısındaki tipolojik (typology) zıtlığına odaklanır. Firavun'un Mısır'ında insanlar "Firavun'un kulları" (abîd-i Fir'avn) olmak zorundaydı. İktidar, insanları kendi şahsına tapınmaya mecbur etmişti. Buna karşılık "İsrâ-îl" (Tanrı'nın kulu/hizmetkârı) ismi, bu putperest sisteme karşı muazzam bir teolojik başkaldırıdır. Allah, Firavun'un kölelerini, "Tanrı'nın kulları" (İsrail) adını taşıyan hür bir topluluğa dönüştürmüş ve Firavun'un gasp ettiği mülkü doğrudan bu tevhid ehli isme (Benî İsrail'e) miras bırakarak tiranın ideolojisini yerle bir etmiştir.
Yorum
Yorum