وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şems Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
"O, yaptığının sonucundan korkacak değildir."
Korkma fiilinin Allah Teâlâ'ya isnat edilmesi mümkündür. Allah Teâlâ onları helâk edince bu “ihlâk”, yani helâk etme fiilinin sonucundan korkmadı. Korkmadı derken kastedilen, onların helâk edilmelerinin hikmetinin bir gereği olması, helâkleri sebebiyle hikmetine bir nâkısa gelmemiş olması ve gaip olanın duruma diyecek bir söz bulamamasıdır. Hasan-ı Basrî böyle yorumda bulunmuş, “İşte Rabb’imiz, onların başına azap indirmekten endişe etmedi” demiştir. Yahut da korkma fiili deveyi kesen kişiye dönüktür. Mânası şöyle olur: O deveyi kesti, Salih peygamberin (a.s.) kendilerini uyardığı akıbetten endişe edip korku duymadı. Oysa Salih (a.s.) onları, şu ilahi beyanda ifade edildiği gibi uyarmıştı: “Semûd’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). Onlara, 'Ey kavmim’ dedi, ‘Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir işaret olarak Allah’ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah’ın toprağında otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar”’*. Bazıları şöyle dedi: O deveyi kesmesinin sonucunda başına ne geleceğini bilmedi, eğer bilseydi kesinlikle yapmazdı. “Havf” kelimesinin “ilim”, yani bilmek anlamında kullanıldığı varittir. Çünkü korku son noktasına ulaştığında bilgi halini alır.
Semûd kıssasının anlatılmasında iki hikmet vardır: Birincisi Hz. Peygamberin (a.s.) risâletinin ispatı. Şöyle ki: Hz. Peygamber (a.s.), kendilerinde eskilere dair bilgi ve haberler bulunan kimselere gidip gelmezdi, onlarla bir teşrikimesaisi yoktu. Kendisi okuma yazma da bilmezdi ki onlara dair bu yolla bilgi sahibi olsun. Böylece sabit oldu ki o bu kıssayı kendisine gelen vahiy yoluyla öğrendi. İkincisi: Kıssanın anlatılmasında peygamberleri inkâr edenleri uyarmak vardır. Böylece onlar Hz. Peygamber*! yalanlamaktan sakındırıldılar ki Salih peygamberi inkâr edenlerin başlarına inen azap gibi bir azap kendi başlarına da inmesin. Hidâyete erdiren Allah'tır ve benim güvenim Onadır.
Yorum
-
Yehâfu (يَخَافُ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga eserinde "h-v-f" kökünün temel anlamının dehşete düşmek, emniyetsizlik hissi ve hoşa gitmeyen bir durumun başa gelmesini beklemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı çalışmasında bu kavramın, zararlı bir şeyin gerçekleşeceğine dair belirtiler üzerine duyulan endişe ve beklenti manasına geldiğini söyler; ayetteki kullanımında bu fiilin olumsuzlanarak eylemi gerçekleştiren mutlak iradenin (Allah'ın), verilen yıkıcı cezanın ardında hiçbir güçten çekinmediğini ve hesap sorma makamında tek otorite olduğunu vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki semantik alanını incelerken, korku duygusunun insan veya yaratılmışlar boyutuyla sınırlandırıldığına dikkat çeker; mutlak kudret sahibinin eylemlerinde herhangi bir misilleme veya geri dönüş korkusu (havf) barındırmamasının, O'nun ontolojik ve ahlaki üstünlüğünün etimolojik bir yansıması olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, klasik sözlüklerde kelimenin geleceğe yönelik bir tehlike algısı olarak tanımlandığını belirterek, etimolojik bağlamda bu fiilin, ilahi adaletin tecellisinde hiçbir beşeri otorite veya krallıkta görülmeyen mutlak bağımsızlığı, pervasızlığı ve eylemlerinden dolayı hesaba çekilmezliği sembolize ettiğini kaydeder.
Ukbâ (عُقْبَى)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga eserinde "a-k-b" kökünün temel anlamının bir şeyin ardı sıra gelmek, takip etmek ve topuk (akb) manasına işaret etmek olduğunu belirtir; bir işin nihayeti ve sonrasındaki faturasına bu kökten türeyen isimlerin verildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât eserinde kelimenin sözlükte bir şeyin arkası, bitişi ve nihai sonucu anlamına geldiğini açıklar; buradaki kullanımında Semûd kavmine verilen korkunç cezanın ardından gelebilecek her türlü sorumluluk, intikam, bedel veya yan etkinin kastedildiğini vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve linguistik tahlilini yaparken "a-k-b" kökünden türeyen "ukbâ" sözcüğünün, eylemin arkasında bıraktığı tortuyu, yankıyı ve hesabı ifade eden son derece dramatik bir kapanış lafzı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik açıdan lügatlerin bu kelimeyi bir şeyin kalıntısı ve takibi olarak tanımladığını ifade ederek, ilahi azabın (demdeme) hiçbir ardıl endişe, arkadan vurulma veya "topuğuna basılma" korkusu taşımadan, mutlak ve pürüzsüz bir nihayetle surenin akışını mühürlediğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, klasik Arap lügatlerinde kelimenin işlerin varacağı son durak ve akıbet anlamına geldiğini belirterek, etimolojik bağlamda bu kavramın Yaratıcı'nın icraatlarından dolayı kimseye karşı mesuliyet taşımayacağını, cezanın sonucunun (ukbâ) O'nun otoritesi için herhangi bir tehdit oluşturamayacağını sembolize ettiğini ifade eder.
Yorum
Yorum