فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Şems Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
"Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene!"
Bu İlâhî beyanı da değişik şekillerde yorumlama imkânı vardır. “Elheme” (أَلْهَمَ) fiili “beyyene” (بَيَّنَ), yani açıkladı anlamındadır; ona kendisi için neyin fücûr, neyin takvâ olduğunu açıkladı ve onları öğretti. Bilgilerin (maârif) yaratılış itibariyle zorunlu olduğu iddiasında bulunanlar bu âyeti kendileri için delil olarak kullanmışlar ve şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ bildirdi ki nefse fücûrunu da takvâsını da öğretmiştir ve insanın özüne her çirkinin çirkinliğini her güzelin de güzelliğini kendisi ile bilebileceği bir yeti koymuştur.
Hüsün ve Kubuh
Bizim kabulümüz şudur: Genel olarak “eşyanın hüsnü ve kubhu” bedîhî aklî bilgiyle genel olarak bilinir. Ancak her bir şeyin özel olarak hüsnü, keza her bir şeyin ayrı ayrı özel olarak kubhu bilinemez. Bu, ancak ya peygamberlerin getirdiği vahiylerle ya da tefekkür ve nazar yoluyla bilinebilir. Görmez misin ki insanın doğası lezzetlerden ve yararlı olan nesnelerden hoşlanır, çirkin nesnelerden ve elemlerden ise uzaklaşıp, kaçar. Hal böyle iken her yararlının özel olarak ne olduğunu, keza bizzat hangi eşyanın ne zararı olduğunu bilemez. Bu ancak tatma ve deneme yoluyla bilinebilir. Aynı şekilde gözler renkleri kavrar, ancak hüsnünü ve kubhunu bilemez. Aksine bunların arasını ancak akıl ayırt edebilir. Buna göre şöyle diyebiliriz: Aklın doğasında çirkin olanların çirkinliği, güzel olanın da güzelliği genel olarak yerleştirilmiş haldedir; fakat her bir şeyin ayrıntısını bilmekte akıl yeterli değildir. Bu ancak sözünü ettiğimiz yolla bilinebilir. Buna göre “fe elhemehâ fücûrahû ve takvâhâ” (فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا) kavl-i celîli şöyle yorumlanır: Onun özüne kabih olanı basenden, habis olanı tayyipten ayırteden; fücûrun çirkinliğini, takvânm da güzelliğini açıklayan bir yetiyi koymuştur. Bunun sonucu olarak da sorumlu tutulması ve sınanması lâzım gelmiştir. Sonra bunun bilgisine ise ya peygamberlerin bildirmesi yoluyla ya da düşünüp akıl yürütmekle ulaşacaktır.
Bir başka izah daha mümkündür: Allah’ın hukukuna riayet etmesi, yolda istikamet üzere olması ve mücahede halinde olması karşılığında kişiye takvâsını ilham eder. Şu İlâhî beyana bakmaz mısın: “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarf edenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır’’. Allah Teâlâ burada hidâyeti çaba sarf etme şartına bağlamıştır. Yine Cenab-ı Hak mealen şöyle buyurmuştur: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulalar”). Burada da icabet bir şart içermektedir. O da icabetin duaya bağlanmasıdır. Görmez misin ki: “Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler” denilmekte, bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır: “Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim. Asıl bana itaatsizlikten sakının”. Yine şöyle buyurmuştur: “Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz...” Bu delillerden de anlaşıldı ki kendisine ilhamda bulunulan kişi, kendi üzerine gerekli olan hukuku eksiksiz olarak yerine getiren kimsedir. Kişi vazifesini bihakkın yerine getirdi mi Allah da ona takvâsını ilham etmekte ve günaha götüren yolları kendisine göstermektedir.
Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: “Fe elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ (فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا), yani onu fücûru ile ve takvâsıyla yükümlü tuttu. Bunun sonucu olarak da takvâsı lehine fücûru da aleyhine oldu. Hiç kimse bir başkasının fücûru yüzünden sorguya çekilmez. Burada şöyle bir delil de vardır: Takvâ kelimesi tek başına kullanıldığı zaman her türlü hayır işlerini içine alır. “Bir” (iyilik) ve “î’tâ” (vermek) ile birlikte kullanılması halinde ise sadece günahlardan sakınmayı ifade eder. Şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa...” “Berra” (بَرَّ), “ve’ttekā” (وَاتَّقَى) denildiği zaman ise övgüyü gerektirici her hayırlı işi yaptı ve işleyeni yerdirici her türlü günah işten de sakındı demek istenir.
Yorumu Yorumla
-
Elheme (أَلْهَمَ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga eserinde "l-h-m" kökünün temel anlamının bir şeyi bir kerede yutmak, içe almak (lehm) olduğunu belirtir; kelimenin mecazi ve etimolojik gelişiminde bir duygunun veya bilginin aniden insanın içine doğması, kalbine bırakılması anlamını kazandığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı eserinde bu kavramın, yaratıcının bir fikri veya ilhamı doğrudan insanın ruhuna akıtması olduğunu açıklar ve kökenindeki "yutmak" eyleminin, ruhun bu dışsal bilgiyi aniden ve doğrudan kendi içine alıp özümsemesini ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlamsal yapısını incelerken kökteki fiziksel içe alma eyleminin psikolojik bir düzleme taşındığına dikkat çeker; ayetteki fiilin, insan bilincine ahlaki kutupluluğun (iyilik ve kötülük potansiyelinin) dışarıdan ve ilahi bir müdahaleyle, aniden ve fıtri bir kod olarak yerleştirilmesini anlatan dinamik bir eylem olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, klasik Arap lügatlerinde bu kökten türeyen fiillerin, bir bilginin öğrenme süreci olmaksızın aniden zihne veya kalbe düşürülmesi manasına geldiğini belirterek, etimolojik olarak bu kavramın insan doğasına ahlaki farkındalığın doğuştan kazınmasını sembolize ettiğini ifade eder.
Fucûr (فُجُور)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "f-c-r" kökünün temel anlamının yarmak, parçalamak ve genişçe açmak olduğunu belirtir; suyun fışkırması veya şafağın sökmesi gibi fiziksel yarılmaların yanı sıra, ahlaki bağlamda dini ve ahlaki sınırları yırtarak günaha dalmak eyleminin de bu kökten türediğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât eserinde kelimenin etimolojik olarak koruyucu takva örtüsünü yırtmak ve haktan sapmak anlamına geldiğini açıklar; buradaki kullanımında insan nefsine yerleştirilen potansiyellerden biri olarak, sınır tanımaz bir şekilde taşkınlık yapma ve ahlaki normları parçalama eğilimini ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an's semantik alanındaki işlevini tahlil ederken, "fucûr" kavramının sadece pasif bir kötülük değil, kökenindeki "şiddetle yarılıp çıkma" manasından beslenen, ahlaki disiplini ve içsel fren mekanizmasını patlatarak dışa vuran agresif ve kaotik bir sapma durumunu anlattığına dikkat çeker. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin linguistik ve edebi incelemesinde bu kökün, insanın içindeki vahşi, kuralsız ve yıkıcı enerjinin dışa vurumunu temsil ettiğini; fiziki dünyadaki bir patlamanın veya fışkırmanın, insanın psikolojik dünyasındaki ahlaki sınır ihlali olarak somutlaştığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, etimolojik açıdan lügatlerin bu kelimeyi fıtri düzenden bir kopuş, sınırları zorlayan bir taşkınlık olarak tanımladığını ifade ederek, insanın nefsine kodlanan bu negatif potansiyelin kelimenin yapısındaki "yırtma/yarma" şiddetiyle uyumlu olduğunu kaydeder.
Takvâ (تَقْوَى)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga eserinde "v-k-y" kökünün temel anlamının bir şeyi zararlı ve eziyet verici şeylerden korumak, muhafaza etmek ve siper almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı çalışmasında kelimenin etimolojik kökeninde insanın kendisini korkulan bir şeye karşı güvenceye alması fikrinin yattığını söyler; ayet bağlamında "takvâ"nın, nefsin kendini "fucûr"un yıkıcı etkilerinden koruma, fıtri saflığını muhafaza etme ve ahlaki sınırları savunma refleksi olarak kullanıldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik köklerinin Sami dil ailesinde, özellikle Etyopya ve Aramice dillerinde korunma ve sakınma manalarındaki ortak kullanımlarına işaret ederek, bu sözcüğün Arapçada sadece fiziksel bir korunmadan çıkarılıp derin bir ahlaki bilinç ve içsel denetim mekanizmasına dönüştürüldüğünü ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik analizinde, "takvâ"nın edilgen bir korku değil, son derece aktif bir içsel savunma ve tetikte olma hali olduğuna dikkat çeker; etimolojik olarak "fucûr"un ifade ettiği taşkınlık ve yarmaya karşı, nefsin kendini disipline ederek sınırlarını korumaya almasını simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, klasik Arap sözlüklerinde kelimenin köken itibarıyla kalkan edinmek ve defetmek anlamına geldiğini belirterek, etimolojik bağlamda bunun insanın doğasına yerleştirilmiş olan otokontrol, kötülüğe karşı direnme ve manevi bağışıklık sistemi işlevini anlattığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla