Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 171. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 171. Ayet

    يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yestebşirûne bini’metin mina(A)llâhi vefadlin veenna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar Allah'tan gelen bir nimet, bir lütuf sebebiyle ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesi ile de sevinç içerisindedirler.


      Allah'tan gelen bir nimet, bir lütuf. Bu beyan ile Allah'tan gelen dinin kastedilmiş olması muhtemeldir. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Allah'ın nimeti sayesinde kardeş oldunuz". Yani dini sayesinde kardeş oldunuz. Allah'ın nimeti ile cennetin, lütfu ile de aziz ve celil olan Allah'tan ilave olarak gelen ikramların kastedilmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Allah, müminlerin ecrini zayi etmez. Yani müminlerin az ve küçük de olsa, yaptıkları hayırlardan ve iyiliklerden hiçbir şeyi yok etmez. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Onların yaptıklarının güzelini kabul ederiz". Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun (karşılığını) görür". Diğer bir ayet de şöyledir: "Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık yapmaz".

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yestebşirûne (يَسْتَبْشِرُونَ)

        Kelimenin kökü b-ş-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, b-ş-r kökünün temelinde insanın derisi, dış yüzeyi (beşere) anlamının yattığını; içsel bir sevincin veya aniden alınan çok iyi bir haberin insanın yüzüne, derisine yansıyarak onu aydınlatması ve kanlandırması sebebiyle müjdeye "büşrâ" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istibşar" fiilini (istif'âl babında), kişinin müjdeyi sadece pasif bir şekilde alması değil, onu aktif olarak arzulaması, büyük bir iştiyakla beklemesi ve bu sevinci tüm bedeniyle dışa vurması olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi kurgusundaki dinamizme dikkat çeker. Bir önceki ayette şehitlerin kendi durumları için "ferah" (sevinç) içinde oldukları belirtilmişken; bu ayetteki "istibşar" eylemi, onların dünyada kalan ve henüz şehit olmamış yoldaşları için hissettikleri coşkulu, paylaşımcı ve umut dolu müjdeleme beklentisidir. Bintü'ş-Şâtı'ya göre bu kelime, ölümün inananlar arasındaki sosyolojik ve ruhsal kardeşlik bağını koparamadığını, aksine ahiret ile dünya arasında çok canlı, sevinç dolu bir ontolojik iletişim kanalının varlığını kanıtlayan muazzam bir edebi tasvirdir.

        ni'metin (نِعْمَةٍ)

        Kelimenin kökü n-a-m harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, n-a-m kökünün temelinde yumuşaklık, kolaylık, rahatlık ve pürüzsüzlük anlamlarının yattığını; zorluğun, darlığın ve sıkıntının (be's) mutlak zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nimet" kavramını, insanın doğasına uygun düşen, onu mutlu eden ve ihtiyaçlarını gideren her türlü güzel hal ve ihsan olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın değerler felsefesindeki (axiology) dönüşümünü inceler. Cahiliye aklında nimet, sadece kabile gücü, deve sürüleri ve somut zenginlik iken; Kur'an bu kelimeyi şehitler bağlamında kullanarak, ölümden sonraki ebedi yaşamı, ilahi hoşnutluğu ve varoluşsal tatmini "asıl ve mutlak nimet" olarak tanımlamış; böylece bedevi zihniyetin maddeci nimet algısını kökünden değiştirmiştir.

        fadlin (فَضْلٍ)

        Kelimenin kökü f-d-l harflerinden gelir.

        İbn Fâris, f-d-l kökünün eksikliğin (naks) zıttı olarak artmak, çoğalmak, taşmak ve ihtiyaç sınırını aşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fazl" kavramını adalet mefhumu ile kıyaslayarak tanımlar. Adalet, kişiye hakkı olanı eksiksiz vermektir; fazl ise, hak edilenden veya beklenenden çok daha fazlasını, sadece verenin (Allah'ın) cömertliği ve inayeti sebebiyle karşılıksız olarak sunmasıdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "nimet" ve "fazl" kelimelerinin peş peşe (atıf harfiyle) gelmesinin teolojik işlevini analiz eder. Şehitler Allah yolunda canlarını verdikleri için ilahi adalet gereği bir "nimet" hak etmişlerdir; ancak Allah, onların bu fedakarlığını sadece bir nimetle sınırlamaz, üzerine sınırsız ve hesap edilemez büyüklükte bir "fazl" (ekstra lütuf/ikramiyye) ekler. Bu kelime, insan eylemi ile ilahi ödül arasındaki muazzam asimetriyi (Allah'ın mutlak zenginliğini) tesciller.

        yudîu (يُضِيعُ)

        Kelimenin kökü d-y-a harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, d-y-a kökünün temel anlamının helak olmak, yok olup gitmek, boşa çıkmak ve bir şeyin kıymetinin bilinmeyip zayi edilmesi olduğunu belirtir. Korumak ve muhafaza etmek eyleminin zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "idâe" (zayi etme) fiilini, bir nesneyi veya hakkı ihmal ederek onun kaybolmasına, etkisini yitirmesine veya haksız yere telef olmasına göz yummak olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi Uhud Savaşı'nın ağır psikolojik bilançosu üzerinden okur. Düşman kılıçlarıyla bedenleri parçalanan ve "öldüler/yok oldular" diye arkalarından ağlanan şehitler için münafıkların ürettiği "boşuna öldüler, zayi oldular" algısına karşı Kur'an; mutlak bir güvence vererek, dökülen hiçbir kanın, çekilen hiçbir acının ilahi kayıt sisteminde asla "zayi edilmeyeceğini" (lâ yudîu) ilan eder. Bu fiil, ilahi adaletin hiçbir zerreyi israf etmeyen kusursuz hafızasını temsil eder.

        ecra (أَجْرَ)

        Kelimenin kökü e-c-r harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, e-c-r kökünün bir iş veya eylem karşılığında verilen bedel, ücret ve karşılık anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak, kırılan bir kemiğin kaynayıp onarılmasına da bu kökten dolayı "cebr/ecr" denilmiştir ki bu, kaybın telafi edilmesini simgeler. Christoph Luxenberg, kelimenin Geç Antik Çağ'daki ticari terminolojisine dikkat çeker. Süryanice ve Aramicede "agar" (ücret/maaş) formunda kullanılan bu kelimenin, dönemin ticaretle uğraşan Hicaz toplumuna son derece tanıdık, somut ve rasyonel bir kavram olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin teolojik bağlamdaki sosyo-psikolojik işlevini inceler. Kur'an, tamamen seküler ve ticari bir terim olan "ücreti" (ecr) alır ve onu manevi bir düzleme taşır. Şehitler, en değerli sermayeleri olan canlarını Allah ile yaptıkları bir ticarette ortaya koymuşlardır ve Allah, bu benzersiz sözleşmenin (ahdin) "ücretini" asla kesintiye uğratmadan ödeyecek olan mutlak, güvenilir patrondur.

        el-mu'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)

        Kelimenin kökü e-m-n harflerinden gelir.

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temelinde korkunun, paniğin ve şüphenin yok olması; kalbin sükûnet bulması, mutlak bir güven (emniyet) hissetmesi ve tasdik etmek anlamlarının yattığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "mümin" kelimesini, hakikati (Allah'ı ve elçisini) hiçbir şüphe duymadan onaylayan ve bu inancın sonucu olarak hem kendi ruhunda sarsılmaz bir barış inşa eden hem de çevresine güven veren kişi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki bu isimlendirmenin rastgele olmadığını, "mümin" kavramının burada statik bir inanç bildirimi olmaktan çıkıp tamamen dinamik bir eyleme dönüştüğünü analiz eder. İzutsu'ya göre Uhud bağlamında "müminlerin ecrinin zayi edilmeyeceği" vurgusu, imanı sadece dilde bir ikrar değil; ölüm korkusuna rağmen savaş meydanında kalan, canını feda eden ve bu mutlak sadakatle inancını ispatlayan o şehitlerin varoluşsal kimliği olarak tesciller. İman, bedel ödendiğinde ecre (ücrete) dönüşen somut bir hakikattir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X