Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 169. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 169. Ayet

    وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاًۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tahsebenne-lleżîne kutilû fî sebîli(A)llâhi emvâtâ(en)(c) bel ahyâun ‘inde rabbihim yurzekûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      169-170. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

      Allah Yolunda Öldürülenler

      Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bu mealdeki ayetin yorumu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki münafıklar, Bedir ve Uhud'ta şehid olanlar hakkında onlar ölüp gittiler, demişlerdi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah, Bedir'de ve Uhud'ta Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! mealindeki ayeti indirdi. Yani onlar, diğer ölüler gibi değildir; bilakis onlar Rableri katında diridirler. Şöyle de denilmiştir: İnkar edenler, öldürülen biri asla yaşamaz ve tekrar diriltilmez, diyorlardı. Allah Teala da; bilakis başka ölüler diriltilip yaşadıkları gibi onlar da yaşıyorlar, tekrar diriltilmişlerdir diye buyurmuştur. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: Araplar ölüp de adı sanı kalmayan kimse için "artık o, ölüdür" diyorlardı, çünkü geride onu anan biri kalmamıştır. İşte Allah yolunda öldürülenler için "öldüler", yani adları anılmıyor dediler. Aziz ve celil olan Allah ise onların toplumda anıldıklarını haber vermiştir: Melekler ve insanlar toplumunda. Şehitlerin insanlar tarafından anılması, halk arasında açık ve bilinen bir husustur.

      Şöyle de söylenmiştir: Bilakis onlar Rableri katında diridirler mealindeki ifade, onlar yaptıklarının karşılığını yaşarken gördükleri gibi öldürüldükten sonra da amellerinin karşılığını alacaklardır; binaenaleyh onlar, yaptıklarının sevabını almak konusunda yaşayan insanlar gibidir; dolayısıyla ölü sayılmazlar. Şöyle de denilmiştir: İnsanların dünya hayatı zorluk ve meşakkatten ibarettir. Bunun için de iyilik yapmak suretiyle ahiret hayatını mutlu kılmakla emredilmişlerdir. Müminler hemen bu emri yerine getirmiş, ve ahiret planında kendilerini diri hale getirmişlerdir. Bundan dolayı onlar için diridirler denilmiştir. Kafirler ise kendilerini diriltemeyip aksine öldürülmüşlerdir. İşte bu yüzden müminler için diridirler, kafirler için de ölüdürler denilmiştir. Müminler hayatlarından faydalandıkları için diri, kafirler ise faydalanamadıkları için ölü diye isimlendirilmişlerdir. Nitekim aziz ve celil olan Allah'ın, kulaklarından, dillerinden ve gözlerinden gereği gibi yararlanmadıklarından onlar hakkında "sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler" diye buyurduğunu görmez misin? Bunlardan gereği gibi faydalanan müminler için ise böyle bir şey söylememektedir. İşte bundan dolayı müminler hayatlarından faydalandıkları için diri, kafirler faydalanmadıkları için ölü diye nitelenmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Müminlerin ruhları cennete, kafirlerin ruhları da cehenneme arz olunur. Şehitlerin ruhları ise, diğer müminlerin ruhlarının tatmadıkları lezzetleri tadarlar. Firavun ailesinin ruhları da diğer kafirlerin ruhlarının tatmadıkları acıları ve şiddeti tadarlar. Allah Teala'nın şehitlere başkalarından daha çok lütufta bulunması sebebiyle onlar diridirler diye nitelenmeye hak kazanmışlardır. Cenab-ı Hakk'ın şu beyanına baksana: Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Bazıları da şöyle dedi: İnsanlar Bedir ve Uhud'ta şehit edilenler için kendi aralarında, falancı öldü, falancı da öldü, diyorlardı. Cenab-ı Hak da; "Allah yolunda öldürülenler için 'ölüler' demeyin!" buyurmuştur.

      Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Mesruk'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: Abdullah b. Mesud'a Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! mealindeki ayeti sordum. O, ben de bunu Resulullah'a sormuştum, şu cevabı vermişti, dedi: "Allah katında onların ruhları, yeşil kuşların bedenlerinde bulunur. Kuşlar için Arş'ta asılı kandiller vardır; cennette istedikleri yerlere uçar gider, sonra kendilerine dönerler". Bu, uzun bir hadistir.

      Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerini de müjdelerler. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlara, kendilerine katılacak olan şehitlerin yazılı olduğu sayfalar iner, bu sayede onları müjdelerler. Şöyle de denilmiştir: Onlar, aynı din ve konumda iken kendilerinden ayrıldıkları kardeşlerini, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu nimetlerle, lütuf ve ihsanlardan sahip oldukları güzelliklerle müjdelerler. Bir de şöyle denilmiştir: Müjdelerler, sevinirler demektir. Henüz kendilerine katılmamış olan, yani kendilerinden sonra dünyadaki kardeşlerinin savaşa devam ettiklerini görmekten ve onların da şehit olup kendilerine katılmalarından sevinirler. Denilmiştir ki Henüz kendilerine katılmamış olan mealindeki beyan ile kendilerinden sonra İslam'a giren kişilerin kastedildiği söylenmiştir. "İstibşar" kelimesi, sevinmek veya müjdelemek anlamına gelir. Sanki onlar, Allah katındaki konumlarını ve itibarlarını kavimlerinin de bilmeleri için onları müjdelemek isterler. Nitekim başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Ona, 'Cennete gir' denildi. 'Rabbimin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi!' dedi".

      Şehitlerin Diri Olması

      Şöyle denilmiştir: Ölüm tabii ve dıştan gelen (arazi) olmak üzere iki çeşit olduğu gibi, hayat da tabii ve dıştan gelen (arazi) olarak iki çeşittir. Dıştan gelen hayatın da çeşitleri vardır. Birincisi, din ve itaatle yürüyen hayat. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ölü iken dirilttiğimiz kimse gibi olur mu?" İkincisi, ilimle, basiret ve uyanıklıkla yürüyen hayattır. Nitekim alime diri, cahile de ölü denilmiştir. Üçüncüsü, zinet ve şerefle yaşamaktır. Nitekim Cenab-ı Hak, "Üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Ona can veren, elbette ölülere de can verir" mealindeki ayette, kuruyan toprağa ölü, üzerinde bitkilerin yetiştiği toprağa da diri adını vermiştir. Dördüncüsü, zikir ve lezzet hayatıdır. Cenab-ı Hak şehitlerin kendi katında diri olduklarıyla ilgili verdiği haberle, burada sözünü ettiğimiz hayat çeşitlerinden birini kastetmiş olması mümkündür. Zikir ve lezzet hayatını, zinet ve şeref hayatını, daha önce dünya ehli ile yaşayıp ilimle geçen hayatı veya din ve ibadetle geçen hayatı kastetmiş olabilir. Zira her ne kadar dünyada uygulanan hükümlere göre ve dünya ehli nezdinde gerçekten bedenen ölmüş olsalar da, onların şehit olmadan önceki amelleri aynen devam etmektedir.

      Mürted Olan Kişinin Mirası

      Bu anlatılanlar, bizim mürted hakkındaki görüşümüzü desteklemektedir: İnsan savaş ülkesine (darulharb) katıldığında şahsı ve malı konusunda ölü hükmüne girer; her ne kadar kendisi diri olsa da miras taksimi, borçlarının ödenmesi vb. konularda ölü gibi hükmolunur. Şehitlerin kendileri ve malları konusunda da, her ne kadar Allah katında diri olsalar da, tekrar dünyaya dönmeyecekleri için dünya hükmüne göre ölü kabul edilir. Mürted de böyledir; her ne kadar o gerçekte ve Allah nazarında diri olsa da tekrar bizim ülkemize dönmeyeceği için kendisi ve malı hakkında ölü hükmü uygulanır. Allah katında diri olan birinin bizim nazarımızda ölü sayılması caiz olunca, bizim nazarımızda diri olan birinin Allah katında ölü sayılması da caiz olur. En doğrusunu bilen Allah'tır. Tabii hayat, ruhun kendisiyle var olduğu asli hayattır. Tabii ölüm ise kişinin helaki ve yok olmasıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır. Dıştan gelen (geçici) ölüm ise kişinin bilgisiz oluşudur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        tahsebenne (تَحْسَبَنَّ)

        Kelimenin kökü h-s-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, h-s-b kökünün temel anlamının saymak, hesap etmek ve eldeki verilere dayanarak bir zanda bulunmak (sanmak) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "husbân" kavramını, kesin bilgiye (yakîn) dayanmayan, aklın yüzeysel bir değerlendirmeyle vardığı kanaat ve sanı olarak açıklar. Fiilin sonundaki şeddeli "nun" harfi (nûn-u tekid), eylemin şiddetli bir şekilde yasaklandığını gösterir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Uhud sonrası psikolojik bağlamdaki işlevini inceler. Münafıkların yaydığı "öldüler, yok oldular" şeklindeki materyalist algıya karşı Kur'an'ın "sakın sanma" (lâ tahsebenne) diyerek, aklın sadece fiziksel cesetlere bakarak ürettiği o sığ, yanıltıcı ve dünyevi "hesaplaşmayı/zannı" şiddetle yasakladığını, inananları daha üst bir ontolojik okumaya zorladığını analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi vurgusuna dikkat çeker; olumsuzluk edatı (lâ) ve pekiştirme ekinin (şedde) birleşimi, insanın zihinsel şablonlarını sarsan, şehadeti sıradan bir ölüm olarak algılamayı beyne kesinlikle yasaklayan muazzam bir edebi ve psikolojik bariyerdir.

        kutilû (قُتِلُوا)

        Kelimenin kökü k-t-l harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, k-t-l kökünün temelinde bir varlığın hayatına dışarıdan şiddet uygulayarak son vermek, tahrip etmek ve yok etmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ecelin gelmesiyle yaşanan fıtri ölümden (mevt) farklı olarak, ruhun bedenden kılıç veya silah zoruyla, kanlı ve travmatik bir şekilde ayrılmasını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Cahiliye dönemi ile Kur'an arasındaki semantik kopuş bağlamında değerlendirir. İslam öncesi Arap aklında "öldürülmek", kabile savaşlarının trajik bir sonucu, anlamsız bir yok oluş veya intikam döngüsünün acı bir parçasıyken; Kur'an bu kelimeyi hemen ardındaki "Allah yolunda" ibaresiyle birleştirerek, fiziksel bir tahribatı (öldürülmeyi) varoluşsal bir zafer ve en yüce ontolojik fedakarlık eylemine (şehadet) dönüştürmüştür.

        sebîli (سَبِيلِ)

        Kelimenin kökü s-b-l harflerinden gelir.

        İbn Fâris, s-b-l kökünün uzamak, akmak, genişlemek ve üzerinde kolayca yürünen açık yol anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kelimesinin her türlü rastgele yol için değil, genellikle belirgin, hedefe götüren ve ana güzergah olan yollar için kullanıldığını açıklar. Dini terminolojide "Allah'ın yolu" (sebîlullah), hakikate ve ilahi rızaya ulaştıran eylemlerin ve ideallerin bütünüdür. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik ve teolojik boyutunu inceler. Kabilevi taassup veya kişisel ganimet hırsı için "öldürülenler" sadece birer kayıptır; ancak uğruna kan dökülen zemin "sebîlullah" (Allah'ın çizdiği evrensel ahlak ve tevhid yolu) olduğunda, o kan dökülme eylemi sıradan bir askeri zayiat olmaktan çıkıp evrensel ve kozmik bir anlama kavuşur.

        emvâten (أَمْوَاتًا)

        Kelimenin kökü m-v-t harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, m-v-t kökünün temel anlamının sükunet, durma, canlılık enerjisinin çekilmesi ve yaşamın (hayat) mutlak surette son bulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mevt" kelimesini ruhun biyolojik bedeni terk etmesi ve fıtri işleyişin sonlanması olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki evrenselliğine değinerek, İbranice ve Süryanicede (mvt) ortak formda bulunan bu kökün, tüm kadim Ortadoğu dillerinde mutlak biyolojik sonluluğu ve hiçliği imlediğini açıklar. Angelika Neuwirth, kelimenin ayet içindeki polemik işlevini (eskatolojik diyalog) analiz eder. Geç Antik Çağ'da ve Hicaz bölgesindeki müşrik/münafık zihninde "ölü" (meyyit/emvât), toprağa karışıp çürüyen, tamamen yok olan bedenden ibarettir. Kur'an, savaşta fiziksel olarak parçalanmış bedenlere bakıp "ölüler" diyen materyalist aklı, "onları ölü sanma" diyerek doğrudan hedef alır ve ölümün biyolojik sınırlarını yıkarak ona yeni bir metafiziksel anlam yükler.

        ahyâun (أَحْيَاءٌ)

        Kelimenin kökü h-y-y harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, h-y-y kökünün dirilik, canlılık, yaşam enerjisi, büyüme ve hareket anlamlarına geldiğini, sükunetin (ölümün) mutlak zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hayat" kavramını mertebelere ayırır; bitkisel ve hayvansal hayatın ötesinde, bu ayetteki kullanımıyla "hayat", ruhun biyolojik bedenden bağımsız olarak, ilahi lütuflarla donatılmış, ebedi, bilinçli ve en üst düzeydeki ontolojik canlılığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, ayetin yarattığı "kavramsal şoku" inceler. Kılıçlarla paramparça edilmiş cesetlerin "diriler/canlılar" (ahyâun) olarak isimlendirilmesi, Cahiliye insanının beş duyuya dayalı (ampirik) dünyasını altüst eder. İzutsu'ya göre bu kelime, görünürdeki maddi gerçekliği reddedip, arkasındaki asıl hakikati (metafiziksel canlılığı) ilan eden sarsıcı bir vahiy devrimidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin travma sonrası psikolojik işlevine odaklanır. Yetmiş yakınını kaybeden Medine toplumu için bu kelime, şehitlerin boşlukta kaybolmadığını, karanlık bir berzahta uyumadığını; aksine, son derece aktif ve "canlı" bir formda varoluşlarını sürdürdüklerini müjdeleyerek devasa bir ruhsal onarım sağlar.

        inde (عِنْدَ)

        Kelimenin kökü a-n-d harflerinden gelir.

        İbn Fâris, a-n-d kökünün temelinde bir şeyin kıyısı, mevcudiyeti, hazır bulunma ve fiziksel yakınlık anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inde" zarfının sadece mekânsal bir yakınlığı değil, aynı zamanda manevi bir huzuru, bir otoritenin koruması ve himayesi altında bulunmayı ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki teolojik konumlandırmasını analiz eder. Şehitlerin diriliğinin (hayatlarının) başıboş bir ruhaniyet olmadığını belirtir. "İnde rabbihim" (Rablerinin katında/huzurunda) ifadesi, o yeni hayatın mekânını/makamını belirler; bu, sıradan bir berzah hayatı değil, doğrudan ilahi makamın misafirliğinde (katında) yaşanan çok özel, ayrıcalıklı ve en üst düzey bir ontolojik yakınlık (kurbiyet) statüsüdür.

        yurzekûn (يُرْزَقُونَ)

        Kelimenin kökü r-z-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, r-z-k kökünün temel anlamının sürekli devam eden, kesilmeyen pay, nasip ve bir canlıyı ayakta tutan maddi/manevi gıda olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rızk" kelimesini, yaratıcının kullarına düzenli olarak lütfettiği, onlara fayda sağlayan, hayatlarını idame ettiren hediye ve bağışlar olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatik yapısının (muzari-edilgen/sürekli şimdiki zaman) yarattığı görsel ve edebi tasviri muazzam bir şekilde inceler. Ayet "onlar rızıklandılar" (geçmiş zaman) demez; "sürekli olarak rızıklandırılmaktadırlar" (yurzekûn) der. Bu fiil, şehitlerin ahiret boyutunda donuk, statik veya uykuda olan ruhlar olmadığını; tıpkı dünyadaki canlılar gibi sürekli ilahi nimetleri tadan, onlardan haz duyan, dinamik, aktif ve kesintisiz bir ziyafet halinde olan bir "yaşam" formunda olduklarını muhatabın zihninde çok canlı bir sinematografik (hareketli) kareyle canlandırır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X