اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَأْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 162. Ayet
Daralt
X
-
Allah'ın rızası peşinde olan, Allah'ın gazabına uğrayan gibi olur mu hiç! Bunun varacağı yer cehennemdir; o ne kötü bir varış yeridir!
Allah'ın rızası peşinde olan, Allah'ın gazabına uğrayan gibi olur mu hiç! Bu ayet şöyle açıklanmıştır: Ganimet malından bir şey almayan ve onu zimmetine geçirmeyen kişi, onu alan ve zimmetine geçiren gibi olur mu? Onlar aynı durumda değildir. Biri Allah'ın rızasıyla, diğeri de Allah'ın gazabıyla dönmüştür. Bu ayetin, Allah'a itaat eden ve O'nun emrine uyan kişi, Allah'a isyan eden ve kendi hevasına uyan kişi gibi olur mu? Bunlar asla bir değildir, anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Yorum
-
ittebea (اتَّبَعَ)
Kelimenin kökü t-b-a harflerinden oluşur.
İbn Fâris, t-b-a kökünün temel anlamının bir şeyin peşine düşmek, arkasından gitmek, izini sürmek ve ardına takılmak olduğunu belirtir. Etimolojik olarak fiziksel bir takip eylemini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" eylemini, birinin arkasından yürümek anlamına geldiği gibi, mecazi olarak birinin emrine, inancına veya ahlakına uymak, onu tartışmasız bir rehber edinmek olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu fiilin rastgele veya körü körüne bir taklit olmadığını; şuurlu, aktif ve bedel ödemeyi göze alan bir "peşinden gidişi" ifade ettiğini belirtir. Özellikle ganimet hırsına kapılmadan (önceki ayetlerdeki emanete ihanet/ğulül bağlamı gözetilerek), sadece ilahi rızayı hedefleyerek adım atmanın varoluşsal bir göstergesidir.
rıdvâne (رِضْوَانَ)
Kelimenin kökü r-d-v (veya r-d-y) harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, r-d-v kökünün temelinde bir şeyi hoş karşılamak, sevmek, kabul etmek ve ona itiraz etmemek anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak öfkenin (sahat/gadab) mutlak zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "rıza" kavramını, insanın veya Allah'ın iradesinin bir şeye yönelmesi ve ondan memnuniyet duyması olarak açıklar. "Rıdvân" ise bu memnuniyetin en üst, en mükemmel ve en yoğun derecesidir; bu yüzden Kur'an'da genellikle Allah'a nispet edilir. Toshihiko Izutsu, rıdvân kavramını Kur'an ahlakında insanın ulaşabileceği en yüksek eskatolojik ve ontolojik zirve olarak konumlandırır. Bu, sadece ahirette alınacak maddi bir ödül (cennet) değil, bizzat yaratıcının kuluyla kurduğu mutlak onay ve sevgi ilişkisidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Uhud sonrası psikoloji bağlamında okur. Ganimet (dünyalık) peşinde koşmak ile "Allah'ın rızasının" peşinde koşmak arasındaki varoluşsal tercihin, inananların gerçek kalitesini (temhîs) belirleyen yegane ölçüt olduğunu ifade eder.
bâe (بَاءَ)
Kelimenin kökü b-v-e harflerinden gelir.
İbn Fâris, b-v-e kökünün bir yere dönmek, geri gelmek, yerleşmek, eşit olmak ve bir yükü üzerine almak anlamlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin temelinde "dönüş" (rücu) yattığını, ancak bunun genellikle kişinin yaptığı bir eylemin sonucunu, faturasını veya günahını boynuna yüklenerek, o ağırlıkla birlikte dönmesini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin psikolojik yüküne ve tasvirine dikkat çeker. "Bâe" fiili, sıradan bir mekânsal geri dönüş değil; kişinin ihaneti veya hırsı yüzünden hak ettiği ağır bir ilahi öfkeyi adeta sırtlanarak, ezik, çaresiz ve suçlu bir psikolojiyle kendi felaketine doğru dönmesidir.
sehatın (سَخَطٍ)
Kelimenin kökü s-h-t harflerinden oluşur.
İbn Fâris, s-h-t kökünün hoşnutsuzluk, bir şeye şiddetle kızmak, nefret etmek ve rızanın mutlak zıttı olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sahat" kelimesini, cezalandırma yetkisine sahip bir otoritenin (özellikle Allah'ın) aşırı derecede öfkelenmesi ve bu öfkenin sonucunda muhatabını cezalandırmayı murat etmesi olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin başındaki "rıdvân" (en üstün memnuniyet) ile "sahat" (en şiddetli öfke) kelimelerinin "tıbâk" (zıtlık) sanatı çerçevesinde aynı cümlede buluşturulmasını inceler. İnsan eylemlerinin (ittiba veya ihanet) ilahi boyutta nötr kalmadığını, yaratıcıda son derece aktif, net ve zıt iki ontolojik karşılık bulduğunu bu sarsıcı edebi denge ile açıklar.
me'vâhu (مَأْوَاهُ)
Kelimenin kökü e-v-y harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, e-v-y kökünün bir yere sığınmak, toplanmak, tehlikelerden kaçıp güvende olmak için bir barınağa girmek anlamlarına dayandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "me'vâ" kelimesini insanın veya canlının karanlıktan, soğuktan veya düşmandan kaçarak sığındığı, kendisini emniyette hissettiği asıl ikametgâhı ve korunaklı yuvası olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, kelimenin cehennem bağlamında kullanılmasının yarattığı edebi ironiye (tehekküm) ve sarsıcı kurguya vurgu yapar. Kişinin dünyadaki tehlikelerden (örneğin savaştan veya fakirlikten) kaçıp "sığınmak" ve "huzur bulmak" için gideceği nihai sığınağın (me'vâ) bizzat en büyük felaket ve azap olan cehennem olmasının, trajik ve ironik bir son tasviri oluşturduğunu analiz eder.
cehennemu (جَهَنَّمُ)
Kelimenin kökü c-h-m harflerinden geldiği iddia edilse de kökeni konusunda etimolojik tartışmalar vardır.
İbn Fâris, eğer kelime Arapça kökenliyse "cehm" kökünden türeyip asık suratlılık, karanlık ve dibi görünmeyen derin kuyu anlamlarına geldiğini aktarır. Ancak kelimenin yabancı (Arapça olmayan/a'cemî) olma ihtimalini de güçlü bir şekilde belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cehennemin ateşin çok derin, karanlık ve çetin bir boyutu olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını çıkararak, bunun kesinlikle İbranice "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) kelimesinden geldiğini kanıtlarıyla sunar. Hinnom Vadisi'nin Kudüs dışında eskiden çocukların ateşe atılarak kurban edildiği, sonradan şehrin çöplerinin yakıldığı, sürekli ateş yanan iğrenç ve korkutucu bir vadi olduğunu; bu coğrafi kelimenin zamanla Sami dilleri havzasında eskatolojik (ahiret odaklı) "mutlak ateş ve azap yurdu" anlamına evrildiğini belirtir. Christoph Luxenberg, bu tezi destekler ve kelimenin Aramice/Süryanice "Gihanna" formu üzerinden Kur'an Arapçasına, inananların zihninde zaten var olan korkunç bir eskatolojik tehdit metaforu olarak girdiğini ifade eder.
bi'se (بِئْسَ)
Kelimenin kökü b-e-s harflerinden gelir.
İbn Fâris, b-e-s kökünün şiddet, zorluk, sıkıntı, azap ve son derece kötü bir durum anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bi'se" kelimesinin Arapçada kınama, yerme ve nefreti dışa vurmak (zem) için kullanılan özel bir donuk fiil (câmid fiil) olduğunu açıklar. "Ni'me" (ne güzel/ne harika) fiilinin tam zıttı olarak, varılabilecek en alt seviyedeki kötülüğü, iğrençliği ve mutsuzluğu ifade eder.
el-masîru (الْمَصِيرُ)
Kelimenin kökü s-y-r harflerinden oluşur.
İbn Fâris, s-y-r kökünün bir halden başka bir hale geçmek, dönüşmek ve bir işin varıp dayandığı son nokta (nihayet) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "masîr" kelimesini, insanın bedensel veya ruhsal yolculuğunun mutlak olarak sona erdiği, geri dönüşü veya başka bir seçeneği olmayan son durak ve nihai varış yeri olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın varoluşsal yönelimi içinde değerlendirir. İnsanın dünyadaki eylemlerinin (rızaya uymak veya öfkeyi sırtlanmak) durağan olmadığını, insanı adım adım ve kaçınılmaz bir şekilde ontolojik bir "son durağa" (masîr) doğru sürüklediğini; cehennemin bu yolculuğun rasyonel ve kaçınılmaz bir faturası olduğunu analiz eder.
Yorum
Yorum