Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 156. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 156. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tekûnû kelleżîne keferû ve kâlû li-iḣvânihim iżâ darabû fî-l-ardi ev kânû ġuzzen lev kânû ‘indenâ mâ mâtû vemâ kutilû liyec’ala(A)llâhu żâlike hasraten fî kulûbihim(k) va(A)llâhu yuhyî veyumît(u)(k) va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Sizler, sefere çıkan veya savaşa giren kardeşleri hakkında -Allah sonunda bunu kalplerinde bir hasret acısı kılsın diye- 'Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi' diyen inkarcılar gibi olmayın. Hayat veren de öldüren de Allah'tır; Allah yaptıklarınızı görmektedir.


      Bu ayette geçen inkarcılar gibi mealindeki ifadenin işaret ettiği anlam hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları burada Allah müminlere, gizli ve açık hallerinde inkarcılar gibi olmayı yasaklamaktadır, demiştir. Onlar kardeşleri hakkında, yani münafıklar hakkında, Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi, diyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Sizler münafıklar gibi olmayın! Onlar, kardeşleri hakkında, birbirlerine: Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi, diyorlardı. Bazıları ise şöyle der: Onlar kardeşleri hakkında, yani savaştan kaçan müminler hakkında konuşuyorlardı, çünkü onlar din ve mezhep açısından kendilerinin kardeşleri olmasalar da, soy itibariyle kardeşleriydiler. Aslında bu sözü kimin söylediğini bilmek bizim için çok da gerekli değildir. Fakat ayetin anlamı, öldürülen kişiler için onların konuştukları tarzda konuşmamalarının gerektiğidir.

      Sefere çıkan. Yani ticaret amacıyla sefere çıkan; Veya savaşa giren. Yani asker olarak cepheye giden. Denilmiştir ki: Onlar sefere çıktıklarında mealindeki cümlede geçen "veya" anlamına gelen "ev" edatının hazfedilerek "ve" diye okunmuştur.

      Allah sonunda bunu kalplerinde bir hasret acısı kılsın diye. Yani söyledikleri o sözü Allah, kalplerinde bir hasret acısı kalsın diye onların iç dünyalarına geri döndürmüştür. Burada söylenen şeyin, kıyamet gününde gerçekleşecek bir husus olması da muhtemeldir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir".

      Hayat veren de öldüren de Allah'tır. Yani yeryüzünde sefere çıkanları da, gazaya gidenleri de öldüren Allah'tır, O, gazaya gitmeyip evinde kalanları da öldürecektir. Yani savaşa gitmekle veya gitmeyip evinde kalmakla ölüm ileri geri gitmez. Allah onları teslimiyet göstermeye çağırmaktadır. Zira hayat sayılı nefesler, taksim edilmiş rızıklar ve belirlenmiş ecellerle sınırlıdır; nefeslerin sayısı bitmemişse, rızkını tam olarak almamışsa ve eceli sona ermemişse insana ölüm gelmez.

      Allah yaptıklarınızı görmektedir. Bu mealdeki cümle bir tehdit ifadesidir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        ihvânihim (إِخْوَانِهِمْ)

        Kelimenin kökü e-h-v harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, e-h-v kökünün temelinde aynı soydan gelmek, aynı hedefi paylaşmak ve bir araya gelmek anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak aynı anne-babadan doğanlar için kullanıldığı gibi, aynı kabileyi veya inancı paylaşanlar için de kullanılır. Râgıb el-İsfahânî, "ihvân" kelimesinin genellikle biyolojik kardeşlikten ziyade soy, kabile veya dostluk bağıyla kurulan sosyolojik kardeşlikler (asabiyet) için kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Medine döneminin sosyal yapısı ve Uhud travması üzerinden analiz eder. Münafıkların (veya inancı zayıf olanların) ölen askerler için "kardeşlerimiz" (ihvânihim) ifadesini kullanması, tevhidi (İslami) bir kardeşlikten ziyade, eski kabileci ve kan bağına dayalı (Cahiliye) dayanışma refleksinin kriz anında yeniden hortlamasını temsil eder.

        darabû (ضَرَبُوا)

        Kelimenin kökü d-r-b harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, d-r-b kökünün çok geniş bir anlamsal yelpazesi olduğunu; temelinde vurmak, çarpmak ve şiddetle temas etmek yatsa da, kişinin rızık aramak veya ticaret yapmak için yola çıkması (darb-ı mesel ve sefere çıkmak) anlamını da barındırdığını belirtir. Seferdeki kişi ayaklarını yere "vurarak" yürüdüğü için bu eyleme etimolojik olarak "darb" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "yeryüzünde darb etmek" tabirinin, ticaret veya başka bir dünyevi amaçla yapılan yorucu ve uzun yolculukları ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, fiilin kazandığı bu anlamsal kaymayı bedevi Arap kültürü üzerinden okur. Sert, acımasız ve uçsuz bucaksız çöl koşullarında yolculuk yapmak, adeta doğayla ve zorluklarla fiziksel bir "çarpışma/vurma" (darb) gerektirdiği için bu kelime seçilmiştir; kelime bedevinin zorlu yaşam mücadelesini resmeder.

        guzzen (غُزًّى)

        Kelimenin kökü g-z-v harflerinden gelir.

        İbn Fâris, g-z-v kökünün temel anlamının bir şeye kastetmek, onu hedeflemek ve düşman üzerine planlı bir şekilde yürümek olduğunu açıklar. Etimolojik olarak sıradan bir yolculuğu değil, askeri bir niyeti ve saldırıyı barındırır. Râgıb el-İsfahânî, "guzzen" kelimesinin savaşa/gazaya çıkan kişi anlamına gelen "gâzî" kelimesinin çoğulu olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "darabû" (ticarete gidenler) ve "guzzen" (savaşa gidenler) kelimelerinin art arda sıralanmasındaki edebi amaca dikkat çeker. Münafıkların argümanı, ölümün mekana ve eyleme bağlı olduğu yanılgısıdır. Kur'an, hem sivil (ticaret) hem de askeri (gaza) yolculukları aynı potada eriterek, inançsız aklın "evde kalsalardı ölmezlerdi" şeklindeki hastalıklı kader algısını, eylemlerin çeşitliliğini (ticaret veya savaş) sıralayarak çürütür.

        hasreten (حَسْرَةً)

        Kelimenin kökü h-s-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, h-s-r kökünün temelinde bir şeyin üzerini açmak, sıyırmak, çıplak bırakmak ve yorgun düşmek anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak başı açık gezmek veya kolunu sıvamak bu köktendir. Mecazi olarak ise, kişinin elinden kaçırdığı bir fırsat karşısında içinin yanması, ruhunun adeta "çıplak/savunmasız" kalmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hasret" kavramını, insanın gücünü, takatini ve neşesini soyup alan, onu çaresiz bırakan çok şiddetli bir pişmanlık ve keder hali olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin psikolojik işlevini derinlemesine analiz eder. Ölümleri ilahi bir takdire (ecele) değil de insan kararlarına ("şuraya gitmeseydi ölmezdi") bağlayan kişilerin zihninde oluşan "hasret", sıradan bir üzüntü değil; insanı içten içe yiyip bitiren, eylem gücünü felç eden ve şifası olmayan kronik bir depresyon (yürek yarası) halidir. Allah, bu yanlış inancı onların kalplerinde ontolojik bir "azap/hasret" olarak bırakmıştır.

        yuhyî (يُحْيِي)

        Kelimenin kökü h-y-y harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, h-y-y kökünün dirilik, canlılık, yaşam enerjisi ve hareket anlamlarına geldiğini, ölümün ve sükunetin mutlak zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihyâ" (diriltme/yaşatma) eyleminin hem biyolojik bedene can verilmesini hem de akla ve ruha hidayet verilmesini kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an felsefesindeki yerini Cahiliye dönemi ile karşılaştırarak inceler. Cahiliye aklında insana hayat veren ve onu alan şey rastlantısal, kör ve amaçsız bir zaman/doğa (Dehr) işleyişi iken; Kur'an, "yuhyî" fiilini kullanarak yaşamın bizzat mutlak irade ve bilinç sahibi bir yaratıcının (Allah'ın) aktif ve sürekli bir müdahalesi olduğunu ilan eder. Yaşam tesadüfi değildir.

        yumîtu (يُمِيتُ)

        Kelimenin kökü m-v-t harflerinden gelir.

        İbn Fâris, m-v-t kökünün temel anlamının sükunet, durma ve yaşam enerjisinin çekilmesi olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki evrenselliğine değinerek, İbranice ve Süryanicede (mvt) ortak formda bulunan bu kökün, tüm Ortadoğu dillerinde mutlak ontolojik sonluluğu imlediğini açıklar. Angelika Neuwirth, "yuhyî ve yumîtu" (yaşatır ve öldürür) ikilemesinin Kur'an'ın edebi kurgusundaki yapısal işlevini analiz eder. Neuwirth'e göre bu formülasyon (doxology), geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmalarında tevhidi kesinleştiren temel bir slogandır. Münafıkların ölümü coğrafyaya veya savaşa bağlayan materyalist söylemine karşı Kur'an, hayatın ve ölümün tekelini (monopoly) coğrafyadan alıp bütünüyle göksel otoriteye (Allah'a) teslim ederek tartışmayı nihayetlendirir.

        basîrun (بَصِيرٌ)

        Kelimenin kökü b-s-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, b-s-r kökünün gözle görmek, algılamak, idrak etmek ve bir şeyin içyüzünü kavramak anlamlarına geldiğini belirtir. Sadece yüzeysel bir bakış değil, hakikate nüfuz eden bir biliş halidir. Râgıb el-İsfahânî, "basîret" kavramının kalbin (aklın) eşyayı ve olayları tüm çıplaklığıyla kavraması olduğunu; Allah'ın "Basîr" vasfının ise insanların sadece zahiri eylemlerini değil, o eylemlerin ardındaki görünmez niyetleri de anında müşahede etmesi anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet sonundaki (fezleke) kullanımına dikkat çeker. Ayetin başındaki münafıkça söylemlerin ve kalplerdeki "hasret"in (gizli itirazların) ardından gelen "Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir" (basîr) uyarısı; onların fısıltılarını, gizli politik hesaplarını ve çarpık kader inançlarını sadece "işiten" (semî) değil, tüm bu psikolojik ve sosyolojik çürümüşlüğü bütün çıplaklığıyla "gören" bir ilahi otoritenin varlığını tescilleyerek muhatabı sarsıcı bir gözetim duygusuyla baş başa bırakır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X