Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 155. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 155. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne tevellev minkum yevme-ltekâ-lcem’âni innemâ-stezellehumu-şşeytânu biba’di mâ kesebû(s) velekad ‘afa(A)llâhu ‘anhum(c) inna(A)llâhe ġafûrun halîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İki ordunun karşılaştığı gün sizden bozguna uğrayanlar var ya, sırf yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir, Allah çok bağışlayıcıdır, pek halimdir.


      İki ordunun karşılaştığı gün sizden bozguna uğrayanlar. Yani düşmanları karşısında bozguna uğrayıp geri çekilenler. İki ordunun karşılaştığı gün: müminler ordusu ile müşrikler ordusu.

      Yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı. Yani şayet yerlerinde kalırlarsa öldürüleceklerinden korkarak dağılmışlar, bozguna uğramışlardı. Neticede de omuzlarında Allah'ın Resulü'ne isyan günahı olduğu halde Allah'a kavuşacaklardı. Öldürülmek istemiyorlardı, çünkü üzerlerinde Allah'ın Resulü'ne isyan günahı olduğu halde aziz ve celil olan Allah'a kavuşmaktan korkuyorlardı.

      Şüphe yok ki Allah onları affetmiştir. Resulullah'a isyanları sebebiyle Allah'tan korktukları için Allah onları affetmiştir. Aziz ve celil olan Allah'ın Yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı, mealindeki beyanın şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Lanetli şeytan, insanların, kendilerine yaptığı ganimet toplama, mevzilerini terketme ve Resulullah'ın emrini dinlememe konusundaki çağrısına uyduklarını görünce, onlara dağılmaları için de çağrı yapmış, onlar da düşmana sırtlarını dönerek bozguna uğramışlardı.

      Yaptıkları bazı şeyler yüzünden. Bu mealdeki cümle, kendi yaptıkları şeyler sebebiyle anlamına da gelebilir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: "Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar".

      Allah çok bağışlayıcıdır, pek halimdir. Yani bağışlayıcıdır, çünkü sizin tövbelerinizi kabul etmiş ve sizi affetmiştir. Halimdir, çünkü isyan ettiğinizde sizi hemen sorguya çekmemiş ve cezalandırmamıştır. Yahut sizin cezanızı ertelemek suretiyle halim olduğunu göstermiştir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        tevellev (تَوَلَّوْا)

        Kelimenin kökü t-v-l veya v-l-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, v-l-y kökünün temelinde yakınlık, yönelmek ve sırtını/yüzünü çevirmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. "Tevellî" eylemi, kişinin yüzünü bir hedeften veya sorumluluktan çevirerek sırtını dönmesi, fiziksel veya zihinsel olarak geri çekilmesi anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi bir görevden, haktan veya inançtan yüz çevirmek olarak tanımlar. Savaş bağlamında bu fiil, doğrudan düşmana sırtını dönüp savaş meydanından kaçmayı (firar) ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi tasvirini inceler. Ona göre bu eylem sıradan bir yer değiştirme değil; inanç, sadakat ve omuz omuza durulan kardeşlik ahdinden, paniğe kapılarak yüz kızartıcı bir şekilde geri adım atmaktır; bedenin geriye dönüşü, iradenin iflasının görselleştirilmiş halidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Uhud Savaşı'nın sosyolojik bağlamı üzerinden değerlendirir. Buradaki kaçışın kalıcı bir inanç reddi (irtidad) olmadığını, savaşın dehşeti ve komuta zincirinin kopmasıyla tetiklenen, insan doğasına ait anlık bir kitlesel panik (feşel) ve itaatsizlik reaksiyonu olduğunu vurgular.

        iltekâ (الْتَقَى)

        Kelimenin kökü l-k-y harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, l-k-y kökünün iki şeyin yüz yüze gelmesi, doğrudan karşılaşması ve birbirine temas etmesi anlamlarına geldiğini açıklar. Etimolojik olarak aradaki mesafenin sıfırlanmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "likâ" eylemini ister dostça ister düşmanca olsun, varlıkların birbiriyle kavuşması veya çarpışması olarak tanımlar. Bu ayette kelime, iftial (dönüşlülük/karşılıklılık) babında kullanılarak, iki ordunun kılıç kılıca geldiği, geri dönüşü olmayan o şiddetli ve kanlı çarpışma anını resmeder.

        el-cem'âni (الْجَمْعَانِ)

        Kelimenin kökü c-m-a harflerinden gelir.

        İbn Fâris, c-m-a kökünün temel anlamının dağınık ve ayrı olan parçaları bir araya getirmek, toplamak ve bir bütün oluşturmak olduğunu belirtir. Dağılmanın (tefrika) zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin belirli bir amaç uğruna birleşmiş insan kitlelerini ifade ettiğini söyler. Ayetteki "cem'ân" (iki topluluk) ikil (tesniye) formu, savaş meydanındaki fiziksel kalabalığı belirtmekten öte; tevhidi savunanlar ile şirki savunanlar şeklindeki iki zıt ideolojik bloğun ve ontolojik safın tarihsel karşılaşmasına işaret eder.

        istezellehum (اسْتَزَلَّهُمُ)

        Kelimenin kökü z-l-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, z-l-l kökünün fiziksel bir zeminde ayağın kayması, tökezlemek ve istemeden/zaaftan dolayı hata yapmak anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "zelle" kelimesini doğru yoldan ve istikametten kaymak olarak tanımlar. Fiilin "istif'âl" babında (istezelle) kullanılması, şeytanın bu kaymayı "talep etmesi, araştırıp bulması ve aktif olarak kışkırtması" anlamına gelir. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik kaymasını inceler. Etimolojik olarak ıslak veya pürüzsüz bir taşta fiziksel olarak kaymayı anlatan bu kök, Kur'an ahlakında insanın korku, heves veya kriz anlarında ahlaki direncini yitirerek ruhsal bir tökezleme yaşaması metaforuna dönüşmüştür. Şeytan insanı zorla yoldan çıkarmaz; sadece onun ayağının altındaki zemini (şüphe ve zaaflarla) kayganlaştırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi din psikolojisi açısından değerlendirerek, şeytanın müdahalelerinin insanın dışından gelen sihirli bir güç olmadığını; aksine, Uhud'daki askerlerin içindeki ganimet arzusu ve ölüm korkusu gibi fıtri zaafları bir kaldıraç gibi kullanarak onların zihinsel kaymasını (hezimetini) tetikleyen bir vesvese süreci olduğunu analiz eder.

        kesebû (كَسَبُوا)

        Kelimenin kökü k-s-b harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, k-s-b kökünün temelinde maişet (geçim) aramak, çalışarak bir şeyler elde etmek ve kazanmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesb" kelimesinin insanın kendi özgür iradesi ve çabasıyla elde ettiği her türlü maddi, manevi, iyi veya kötü sonucu kapsadığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "kesb" (kazanç/eylem) kavramını Kur'an'ın ontolojik sorumluluk felsefesinin merkezine oturtur. İzutsu'ya göre insan, her an yaptığı seçimlerle ruhuna olumlu veya olumsuz bir özellik katar ("kazanır"). Ayetteki "kazandıkları bazı şeyler yüzünden" ifadesi, askerlerin şeytan tarafından kaydırılmasının (istezelle) tesadüf olmadığını; onların savaştan önce veya savaş esnasında içlerinde biriktirdikleri dünyevi ihtirasların, disiplinsizliklerin veya zayıf niyetlerin (kesb) bu şeytani müdahaleye açık bir psikolojik yara (zaaf) oluşturduğunu tesciller.

        afâ (عَفَا)

        Kelimenin kökü a-f-v harflerinden gelir.

        İbn Fâris, a-f-v kökünün temel anlamının bir şeyi tamamen silmek, izini gidermek (örneğin rüzgarın çöldeki ayak izlerini yok etmesi) ve aynı zamanda fazlalık, lütfetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hukuki ve dini bağlamda "af" eylemini, cezalandırma yetkisine sahip olan otoritenin, suçu işleyeni bağışlaması ve o suçun ceza gerektiren faturasını kendi iradesiyle ortadan kaldırması olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Uhud krizinin yönetimi bağlamında bu fiilin önemini vurgular. Askerlerin savaş alanından kaçması gibi en büyük askeri ve ahlaki suçlardan birinin ardından Kur'an'ın hızla "afâ" (sildi/affetti) fiilini devreye sokması; toplumsal linci, iç çatışmayı ve ümitsizliği engelleyerek parçalanmış bir topluluğun psikolojisini yeniden inşa eden hayati bir ilahi müdahaledir.

        ğafûrun (غَفُورٌ)

        Kelimenin kökü g-f-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, g-f-r kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumak anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak savaşçıyı koruyan "miğfer" ile aynı köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kavramını, Allah'ın kulunun işlediği utanç verici hataların üzerini örtmesi, onları rezil etmemesi ve uhrevi azaptan koruması olarak tanımlar. Ayette ism-i fâil'in mübalağa formunda (çokça bağışlayan) gelmesi, hatalar ne kadar büyük ve utanç verici olursa olsun, ilahi rahmetin örtücülüğünün o hatalardan çok daha geniş ve kapsayıcı olduğunu ifade eder.

        halîmun (حَلِيمٌ)

        Kelimenin kökü h-l-m harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, h-l-m kökünün aceleciliğin ve öfkenin zıttı olarak yavaşlık, ağırbaşlılık, sükûnet ve mühlet vermek anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "hilm" kelimesini, kişinin cezalandırmaya gücü yettiği halde öfkesine hakim olması, aceleyle tepki vermemesi ve karşısındakine hatasını telafi etmesi için zaman tanıması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, hilm kavramını Kur'an ahlak sisteminde Cahiliye döneminin fevri, kör ve kontrolsüz öfkesinin (cehl/hamiyet) mutlak ontolojik zıttı olarak değerlendirir. Allah'ın burada "Halîm" olarak nitelendirilmesi, kullarının savaş meydanındaki ağır hataları (kaos, kaçış) karşısında onları ani bir ilahi felaketle yok etmediğini; onlara sükûnetle yaklaşarak tövbe, iyileşme ve yeniden toparlanma fırsatı sunan pedagojik ve şefkatli bir zaman tanıdığını gösteren en temel ahlaki-teolojik vurgudur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X