Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 140. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 140. Ayet

    اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُۜ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَٓاءَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İn yemseskum karhun fekad messe-lkavme karhun miśluh(u)(c) vetilke-l-eyyâmu nudâviluhâ beyne-nnâsi veliya’lema(A)llâhu-lleżîne âmenû veyetteḣiże minkum şuhedâ(e)(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer siz (Uhud'ta) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz ki Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye. Allah, zalimleri sevmez.


      Eğer siz (Uhud'ta) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. Bu ayetin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. İşin sonunda -yani Uhud'ta- siz bir yara aldıysanız, müşrikler de Bedir'de benzeri bir yara almışlardı. En doğrusunu bilen Allah'tır, fakat Cenab-ı Hak bunu, onların özel muameleye tabi tutulmadıklarını bilmeleri için müslümanları teskin etmek üzere buyurmuştur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Savaş ve Zafer

      O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Bu ayete çeşitli anlamların verilmesi mümkündür. Zafer bir gün müminlerin, başka bir gün de onların olur, anlamına gelebilir. Aziz ve celil olan Allah, düşmana karşı cihad etmeyi ve savaşmayı müminler için bir imtihan sebebi kıldı, bu yolla onları imtihan etmektedir; hazan onlar, hazan da düşman zafer kazanıyor. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz". Başka bir ayette de şöyle buyuruyor: "Biz onları iyi durumlarla da, kötü durumlarla da imtihan ettik". Cenab-ı Hak, her vesile ile kullarını imtihan etmektedir; hazan iyilikle, hazan da kötülükle onları sınamaktadır. Zafer günlerini insanlar arasında dolaştırmanın başka bir gayesi de olabilir, o da şudur: Şayet yardım ve zafer hep müslümanların olsaydı, o zaman kafirler İslam'a girdiklerinde kendi tercihleriyle değil, zaferin sürekli müslümanlarda olduğunu gördüklerinde canlarından korktukları için istemeyerek, zorla ve kahrolarak iman etmiş olacaklardı. Buna mukabil zafer ve galibiyet hep kafırlerde olsaydı, bu defa inkarcılar kendilerinin hak yolda olduğunu düşünecekler ve bu da kendilerini İslamiyet'i benimsemekten alıkoyacaktı. Müminlerin maruz kaldıkları belaların, kendilerinin işlediği günahtan yahut Allah'ın emrini terk etmek veya yasağını çiğnemek suretiyle ilahi emirlere muhalefet etmelerinden dolayı gelmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Aziz ve celil olan Allah'ın "Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder" ve "Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur" beyanındaki zafer vadi konusunda bazı inkarcılar şöyle bir tenkit ileri sürebilirler: Siz O'nun dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım edeceğini vad etmedi mi? Üstelik O size yardım ederse kimsenin sizi yenemeyeceğini de haber verdi. Fakat siz O'nun dinine yardım ettiğiniz zaman O size yardım etmedi; bu, vadinden dönmek değil midir? Şayet size yardım ettiği halde mağlup olmuşsanız, o zaman da verdiği haber yalandır.

      Bu tenkitlere çeşitli cevaplar verilebilir. Şöyle denilir: Aziz ve celil olan Allah'ın "Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder" mealindeki beyanı, siz Allah'ın dinine dünyada yardım ederseniz Allah da size ahirette yardım eder, anlamına gelebilir. Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da dünyada çeşitli kesin delillerle size yardım eder, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: "Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz". Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: ''Allah kafirlere, müminler aleyhinde asla yol [ve zafer] vermeyecektir". Şöyle de denilmiştir: Bu ayet, siz Allah'ın dinine yardım eder ve O'na asi olmazsanız O da size yardım eder ve kimse size galip gelemez, anlamına gelebilir. Şu da söylenmiştir: Siz topluca Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder, anlamına da gelebilir. Bu, Resulullah'ın şu hadisine de uygun düşmektedir: ''.Aynı sözde ittifak eden on iki bin kişilik bir ordu, sayı azlığı sebebiyle mağlup edilemez". Bir ayette de şöyle buyurulmaktadır: "O size istediğiniz her şeyi verdi". Şöyle de söylenmiştir: Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder; yani zaferi ve başarıyı sonunda size nasip eder. Böyle de olmuştur; başta müminlere galip gelmişlerse de, bütün savaşlarda nihai zafer müminlerin olmuştur. Bazan savaşların onların aleyhine tecelli etmesi de kendilerinin kusurları yüzündendi; "O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı Olmamıştı" mealindeki ayette ifade buyurulduğu gibi ya sayıca çok olduklarına güvenmişlerdi yahut da Resulullah'a muhalefet etmişlerdi. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Bu ilahi beyan, onların elde ettikleri galibiyetin Allah'tan geldiği anlamına işaret etmektedir. "Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur" mealindeki ayet de bunu desteklemektedir. Aksi halde bu üstünlüğü sürekli olarak o iki ordudan birine verirdi; halbuki Allah onu her iki tarafa da vereceğini haber vermektedir. Üstünlüğün ancak galibiyetle elde edileceğini de herkes bilmektedir.

      Bu da göstermektedir ki insanlar kazanmış olsalar da zafer Allah'tandır, insanların gayreti ilave bir unsurdur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Bu ilahi beyan, fiil ve tedbir olarak müşriklere üstünlük sağlamanın Allah'a ait bir tasarruf olduğuna da işaret etmektedir, çünkü O, üstünlüğü kendine nispet etmektedir; diğer yandan [buyruğa aykırı davranmak] bir günahtır, mağlubiyettir ve aşağılanmadır. Burada masiyet fiilinin yaratıcısı ve takdir edicisi olması itibariyle Allah'a izafesinin caiz olduğu görülmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, bu onların Allah'a isyan etmiş olmaları sebebiyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Şimdi, malumdur ki müslümanlar galip gelmiş olsalardı bu, delile daha uygun, davete daha açık ve kabulü daha kolay olurdu. Her türlü iyilik de bunda olurdu. İşte bu da, Cenab-ı Hakk'ın imtihan için en uygun olanı (aslah) vermesinin şart olmadığını gösterir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Aziz ve celil olan Allah'ın O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz mealindeki buyruğu, aslah olanı verir görüntüsünü reddetmektedir. Mutezile mensupları, Allah, dinde ancak aslah olanı yapar, demektedir. Onlara, kafirlerin müminlere üstün gelmelerinde müminler için hangi menfaatin bulunduğu sorulmalıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın diye. Yani onun imtihanla mümin olacağını gaipte bilmiş olduğunu filen ortaya çıkarsın diye, gözler de onu mümin olarak görsün ve olacağını bildiği şeyin olduğu görülsün diye. Buradaki "bilmek" fiili ile malumun, yani bilinenin kastedilmiş olması mümkündür. "Namaz Allah'ın emridir'', cümlesinde olduğu gibi, yani namaz Allah'ın emriyle farz olmuştur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın diye. Bu beyana çeşitli anlamlar yüklenebilir. Birincisi, Allah'ı nitelendirdiğinde O'nunla beraber yaratıkları da andığın zaman, mahlukatın ezeli olduğu hatasına düşülmesin diye onların yaratılma zamanını da hatırlarsın. Yaratıkları hiç anmadan Cenab-ı Hakk'ı nitelendirdiğinde ise O'nu ezeli olarak nitelemiş olursun. Tıpkı, O ezelde alimdir, kadirdir, işitendir dediğin gibi. Bunun yanında malum olanı, takdir edileni ve işitileni zikrettiğin zaman, bunların da ezeli olduğu vehmini ortadan kaldırman için onların oluş zamanını da zikredersin. Bize göre halik, razık ve benzeri isimler böyledir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      İkincisi, Allah'ın malumu olan bilgiyi mecaz statüsünde ilim diye zikretmendir. Aynı şekilde ilahi azabın da Kur'an-ı Kerim'de ''.Allah'ın emri" diye anılması gibi. İnsanlar namaz ve diğer ibadetlere, Allah'ın emri ile yapıldığı anlamında olmak üzere, Allah'ın emri demişlerdir. Keza cenneti de, ilahi rahmet orada tecelli edeceği için, Allah'ın rahmeti diye anmışlardır. Buna göre Allah gerçek müminleri bilsin diye, anlamındaki cümle, gerçek müminler Allah'ın ilmi üzere olsunlar diye, manasına gelir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Üçüncüsü, Allah gerçek müminleri bilsin diye, yani Allah gayb aleminde mümin olduklarını bildiği kişilerin görülür alemde mümin olduklarını bilsin diye. Çünkü Allah, gayb alemini de, görünen filemi de bilmektedir. Bu bilgi, onun sonradan elde edilmesiyle kazanılmış değildir. Bu şuna benzer: Yarını bilmek isteyen biri onu yarının gerçekleşmesinden sonra gerçekleşmiş olarak bilmiş olur. Onun için henüz olması vaki olanların bilgisi oluşmamıştır. Buna göre şöyle denilir: Yaratmadan önce bildiği şeyi, yaratma zamanında aynı şekilde var olacağını bilsin diye. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bazı tefsirciler şöyle demiştir: İnsanları imtihan etmek amacıyla var olacağını bildiği şey gerçekten var olsun diye. Bu söz de bizim söylediklerimizle aynı yere varır. Bazıları da "li ya'lemehullah" beyanıyla onu görmesi için anlamını vermiştir. Bu söz, sahibinde oluşan bir zannın ifadesidir, O, bu sözün görmekle ilgili olduğunu zannetmektedir; bu ifade belki daha kolay ve şüphelerden daha uzaktır, ancak Allah'ı hakkıyla bilenlere göre bunların ikisi de aynıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Bu ve benzeri ayetlerde Allah'a atfedilen şeyler konusunda asıl olan, yaratıklar tarafından bilinen kelime ve sözleri kullanmaktır. Sonra O'na nispet ve işaret edilen her şey, atfetme halinden önce bilinen anlama döndürülür. Şayet o nispet ve işaret olmasaydı, lafızda müşterek, ancak manada muhtelif olma ilkesinden dolayı, bilemeyeceğimiz bir anlamı izafet halinde de takdir edemeyiz. Cenab-ı Hakk'a nispet etme işi de böyledir. Bu, aziz ve celil olan Allah'ın, "Bunlar Allah'ın sınırlarıdır" mealindeki ayetini de vuzuha kavuşturur. Hiç bir kimse Allah'a atfedilen edilen "sınırlar" (hudud) kelimesini başka varlıklara nispet edilen gibi anlamaz. Allah'ın evleri, Allah'ın kulları, Allah'ın ruhu ve kelimesi ve benzeri tamlamalar de böyledir. Bizim tartışmakta olduğumuz şey de bunun gibidir.

      Cenab-ı Hakk'ın kendisini, var olacak olan her şeyin nasıl olacağını, oluşum halini ve olduktan sonra, bu durumun oluştuğunu bilmekle nitelemek mümkündür. Ancak buradaki değişimin, her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah'ta vuku bulması söz konusu değildir; zira hal ve konumların değişimi ve dönüşümü, sonradan olmanın alametlerinden ve yaratılmışlığın belirtilerindendir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Sizden uğrunda şehitleri olsun diye. Yani Allah yolunda düşmanlarının eliyle şehit edilenler. Bu cümlenin insanlara şahit olasınız diye, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık". Bu ayet, müminler kendi şahısları hakkında da adalete ve insanların haklarına riayet etmedikleri takdirde, sadece iman ile insanlara şahitlik etmeye hak kazanamayacaklarına işaret etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yemseskum (يَمْسَسْكُمْ)

        Kelimenin kökü m-s-s harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, m-s-s kökünün temel anlamının elle hafifçe dokunmak, temas etmek ve bir nesnenin başka bir nesneye dışarıdan değmesi olduğunu belirtir. Etimolojik olarak fiziksel bir teması ifade etse de, zamanla insanın bedenine veya ruhuna isabet eden hastalık, acı veya musibetler için de kullanılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "messe" fiilini doğrudan ve vasıtasız temas olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında kelime, savaş alanında alınan darbelerin, yaşanan can kayıplarının ve yenilginin müminlerin bedenlerinde ve ruhlarında yarattığı sıcak, yakıcı ve doğrudan sarsıntıyı ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Uhud Savaşı bağlamındaki psikolojik boyutunu analiz eder. Ona göre Kur'an, "dokunmak" (mess) fiiliyle yaşanan travmanın gerçekliğini ve acısını küçümsemez, bu acının fıtri ve fiziksel bir gerçeklik olduğunu kabul ederek müminlerin hissiyatını onaylar; ancak hemen ardından bu teması daha geniş bir tarihsel perspektife oturtur.

        karhun (قَرْحٌ)

        Kelimenin kökü k-r-h harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, k-r-h kökünün bedende açılan yara, etin yırtılması, bedensel acı ve yaralanma anlamlarına geldiğini açıklar. Etimolojik olarak dışarıdan gelen bir darbeyle fiziksel bütünlüğün bozulmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, dilbilimsel bir incelik yaparak hareke farkına dikkat çeker: "Karh" (üstün hareke ile), kılıç veya mızrak gibi dışsal bir silahın bedende açtığı fiziksel yara iken; "kurh" (ötre hareke ile), bedenin içinden kaynaklanan hastalık veya ruhsal keder anlamına gelir. Bu ayette "karh" kullanılarak, Uhud'da alınan somut, kanlı ve fiziksel savaş yaralarına atıf yapılır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi savaşın sosyolojisi üzerinden okur. "Yara" metaforu, sadece bireysel askerlerin bedenlerindeki kesikleri değil; İslam toplumunun Uhud'da aldığı kolektif askeri ve psikolojik hasarı, kaybedilen liderleri ve sarsılan özgüveni simgeler. Ancak ayet, aynı "yaranın" (karh) Bedir'de karşı tarafa da açıldığını hatırlatarak acıyı rasyonelleştirir.

        el-eyyâmu (الْأَيَّامُ)

        Kelimenin kökü y-v-m harflerinden gelir.

        İbn Fâris, y-v-m kökünün güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimi (gün) anlamına gelmekle birlikte, geniş bağlamda devirler, dönemler, çağlar ve büyük hadiselerin yaşandığı süreçler için de kullanıldığını belirtir (örneğin Arapların büyük savaşlarına "Eyyâmü'l-Arab" denmesi gibi). Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemi ile Kur'an arasındaki semantik farkını derinlemesine inceler. İslam öncesi Arap şiirinde zaman (Dehr), insanları körü körüne ezen, adaletsiz ve acımasız bir güçtür. Kur'an ise "günler" (eyyâm) kavramını kullanarak, zamanı başıboş ve kör bir yıkım makinesi olmaktan çıkarır; onu Allah'ın iradesiyle şekillenen, insanların ahlaki olarak sınandığı, zaferlerin ve yenilgilerin ilahi bir hikmetle nöbetleşe yaşatıldığı şuurlu bir tarihsel sahneye dönüştürür. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik yönünü analiz eder ve Kur'an'ın "günler" tabiriyle toplumların yükseliş ve çöküş periyotlarına atıf yaptığını, yeryüzünde hiçbir hegemonyanın sonsuz olmadığını belirten evrensel bir tarih yasası (sünnetullah) sunduğunu ifade eder.

        nudâviluhâ (نُدَاوِلُهَا)

        Kelimenin kökü d-v-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, d-v-l kökünün dönmek, el değiştirmek, bir halden başka bir hale geçmek ve nöbetleşe gidip gelmek anlamlarına dayandığını belirtir. İnsanlar arasında dolaşan mala veya güce etimolojik olarak bu kökten hareketle "devlet" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "müdâvele" kavramını, bir şeyin insanlar arasında elden ele dolaştırılması, galibiyet ve mağlubiyetin sırayla yaşatılması olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Kur'an'ın tarih felsefesini özetleyen en kilit kavramlardan biri olduğunu vurgular. Ona göre güç, servet ve zaferin tek bir grubun elinde tekel olmaması (tedâvül), ilahi adaletin yeryüzündeki yansımasıdır. Allah'ın günleri "döndürmesi", insan doğasındaki kibri (istikbar) engellemek ve inananların saflığını test etmek için kurduğu diyalektik bir toplumsal mekanizmadır.

        şuhedâe (شُهَدَاءَ)

        Kelimenin kökü ş-h-d harflerinden türemiştir.

        İbn Fâris, ş-h-d kökünün hazır bulunmak, gözle görmek, kesin bilgi sahibi olmak ve bildiğini açıkça beyan etmek (tanıklık) anlamlarına geldiğini açıklar. Kaybolmanın veya yokluğun (gayb) zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "şehid" kavramını hakikati bizzat görerek idrak eden ve inancını eylemiyle doğrulayan kişi olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik ve tarihsel evrimine dikkat çeker. Kök itibarıyla Arapça "tanık/şahit" anlamına gelen kelimenin, dini bağlamda inancı uğruna ölen kişi anlamını kazanmasının (Süryanice "sahda" kelimesinin etkisiyle de) bu tür savaş (Uhud) ve kayıp ayetleri üzerinden şekillendiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın varoluşsal sınav konsepti bağlamında analiz eder. Ona göre Allah'ın inananlar arasından "şahitler (şehitler) edinmesi", yenilgi gibi görünen fiziksel bir ölümü ontolojik bir zafere dönüştürür. Bu kişiler, sadece ölen askerler değil; inancın doğruluğuna kendi canlarını bedel olarak sunarak hakikatin en üst düzey "tanıkları" haline gelen seçkin kimselerdir.

        ez-zâlimîn (الظَّالِمِينَ)

        Kelimenin kökü z-l-m harflerinden gelir.

        İbn Fâris, z-l-m kökünün özünde ışığın yokluğu (karanlık) ve bir şeyi kendisine ait olmayan yanlış bir yere koymak anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak adaletin ve hakkın sınırlarını ihlal etmeyi ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, zulmü haktan batıla sapmak, sınırı aşmak ve başkasının hakkına tecavüz etmek olarak açıklar. Bu bağlamda, inkar edenlerin (Müşriklerin) durumunu tasvir eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi bu ayetin spesifik bağlamında "günlerin el değiştirmesi" (müdâvele) kavramıyla zıtlık içinde okur. Kur'an'ın burada çok ince bir teolojik uyarı yaptığını belirtir: Zafer ve gücün müşriklerin eline geçmesi, Allah'ın onların eylemlerini (zulmü) onayladığı veya onları sevdiği anlamına gelmez. Tarihsel süreçlerde zalimlerin geçici olarak üstünlük kurması, sosyolojik yasaların bir gereği ve müminler için bir arınma (test) sürecidir; ontolojik düzlemde ise onlar hala karanlık (zulüm) içindedirler ve ilahi muhabbetten mahrumdurlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X