وَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âl-i İmrân Sûresi, 131. Ayet
Daralt
X
-
Kafirler için hazırlanmış ateşten sakının.
Bu ayet cehennemin başkaları için değil, ancak kafirler için hazırlandığına işaret etmektedir. Bu da Mutezile'nin görüşünü reddetmektedir. Çünkü onlar büyük günah işleyenlerin ebedi cehennemde kalacağını iddia etmektedir. Burada ise Cenab-ı Hak Cehennem kafirler için hazırlanmıştır buyurmaktadır. Onlar ise kafirlerden başkaları için de hazırlandığını söylemektedir.
Cennet hakkında belirtilen "Takva sahipleri için hazırlanmıştır" mealindeki ayetin, şirkten sakınanlar için hazırlanmıştır, anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim başka bir ayette, "O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir" buyurulmaktadır. Onun her nevi günahtan sakınanlar için hazırlanmış olması da muhtemeldir.
Şayet ayetin ilk yorumunu esas alacak olursak, küfür ismini hak eden her çeşit fiili işleyen insanın bu ayetin hükmüne girmesi gerekir, çünkü Allah ayette kafirler için hazırlanmıştır, buyurmuştur; onun kafirlerden başkası için hazırlanmış olması iki sebepten dolayı asla caiz değildir. Birincisi, müminler için hazırlanmış olan cennete başkalarının girmesi nasıl caiz değilse, kafirler için hazırlanmış olan cehennem de böyledir. Bu ise, zerre kadar dahi olsa imanı olan herkesin cennete girmesi gerektiği fikrinin doğruluğunu ve onların da cehenneme gireceği iddiasının yanlışlığını gösterir. İkincisi, cennete girmek eğer müminlerden başkaları için de mümkünse veya başkaları için de hazırlanmışsa, o zaman kafirin fazla bir korku duymasına ve yaptığı şeylerden dolayı kalbinde fazla bir endişe taşımasına gerek yok demektir. Bu korku ve endişenin, bizzat işlenen fiilden dolayı değil, neticede görülecek olan cezadan dolayı duyulduğu herkesçe malumdur. Buna göre, cehennem başkaları için değil sadece kafirler için hazırlandığından, kafir olmayanların cehennemde ebedi kalmalarının gerekmediği ortaya çıkar. Cehennem bir tehdit ve sakındırma mekanıdır; dolayısıyla herkesin orada ebedi kalması gerekli değildir. En doğrusunu bilen Allah'tır.
Şayet ayetin ikinci yorumunu, yani her türlü günahtan sakınanlar için hazırlandığı yorumunu esas alacak olursak, bu da iki şekilde açıklanır.
Birincisi, cennet ehli ile cehennem ehli olanlar belirlenince, aralarında da günahları şirk derecesine varmayan bir grup kalınca, onlar cehennemin kendileri için hazırlanmış olan gruba yapılan tehdidin kapsamına dahil olurlar. Öte yandan onlar bütün günahlardan sakınmamış olmalarına rağmen yine de kendileri için cennetin hazırlandığı grup için yapılan mutlak vadin de içinde kalırlar. Aslında durumları belli oluncaya kadar onların ortada durmaları gerekir. Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: ''Allah kendisine ortak koşanların dışındakilerden dilediği kimseyi bağışlar". Başka bir ayette de şöyle buyurur: "İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerce, yapılanların en iyisini kabul ederiz, yapılan kötülükleri ise görmezlikten geliriz". Diğer bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir". Af ve mağfireti ifade eden bunlara benzer diğer ayetlerde belirtildiği üzere onlar durumları belli oluncaya kadar beklerler. Şayet onların cehenneme girmeleri gerekli olsaydı, ilahi hikmet kendilerini af ve mağfiret gereği değil, adaletle nitelendirilmeyi hak edenler olarak tutmayı gerektirirdi. Bu ayetler, onlar için af ve mağfireti ortaya koymaktadır.
Yahut da Allah böylelerinin cezalarını cehennemde çektirir, sonra da cennete koyar. Çünkü O, bir kötülüğe ancak kendi miktarı kadar ceza vereceğini haber vermektedir. Cehennemde ebedi kalmak ise iki açıdan bu cezayı katlamak anlamına gelir. Biri, orada ebedi kalmak kafire ait bir cezadır, bu kişinin suçu ise onunkinden daha küçüktür. Diğeri; cehennemde ebedi bırakmakla o, bütün lezzetlerden engellenmiş olur. "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun karşılığını görür" mealindeki ayette buyurulduğu gibi, onun bazı lezzetleri tatmaya da hakkı vardır. Halbuki bu durumda kişi her iki şekilde de cezalandırılmış olmaktadır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
İkincisi, kötülüklerin karşısında iyilikler, her nevi günahın karşısında da itaatlar konulmuştur. Cenab-ı Hak, her iyiliğe on misliyle mükafat vereceğini de vadetmiştir. Allah Teala, amelleri yakma noktasında şirkten daha küçük günahları şirke denk tutsun da, günahları yakma noktasında imanın daha alt seviyedeki bir imanı denk tutmasın, bu mümkün değildir, hatta bu münasebetle de kişiye cennet verilsin. Sonra, kendisinden daha üstün bir şey olmayan o iman, bir kötülük yaptığında insana korku ve ümit duygusu verir. Eğer o kendi şahsı için her nevi beladan korkmuş ve her türlü faydayı ümitle beklemiş olsaydı, Rabbini inkar ederek isyan yolunu tutmazdı. Allah Teala her iyiliğe on misli mükafat vadetmiştir. Sonra tutsun da bütün o lezzetleri ortadan kaldırsın ve insanları kendisinin kerem, af ve merhamet sahibi olduğunu söylemeye mecbur etsin. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Yorumu Yorumla
-
Vettekû (وَاتَّقُوا)
İbn Fâris: Atıf harfi (ve) ile vav-kaf-ye (v-k-y) kökünden gelen emir fiilinin birleşimidir. Kökün asıl ve fiziksel manasının "canlıyı dışarıdan gelecek acı verici veya tehlikeli bir şeye karşı korumak, araya bir engel/kalkan (vikaye) koymak ve şiddetle sakınmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Takva (korunma/sakınma) eylemini salt soyut bir duygu (korku) olmaktan çıkararak eylemsel bir boyuta taşır. Ateşten "sakınmanın" (ettekû), sadece ondan ürkmek değil; bilakis bir önceki ayette şiddetle yasaklanan ribayı (faizi/sömürüyü) terk ederek ve ilahi sınırlara riayet ederek o ateşle araya ontolojik ve ahlaki bir "güvenlik kalkanı/barikat" inşa etmek olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu: Takva kavramını Kuran'ın sosyo-ekonomik bağlamı üzerinden tahlil eder. Riba yasağının hemen ardından gelen bu "sakınma" emrinin; müminin en büyük varoluşsal tehlikesinin dışarıdaki düşmanlar kadar, kendi içindeki mal biriktirme ve haksız kazanç sağlama arzusu olduğunu gösterdiğini analiz eder. Gerçek takva, sömürü iştahına karşı örülen ahlaki duvardır.
en-Nâra (النَّارَ)
İbn Fâris: Nun-vav-ra (n-v-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "karanlığı yırtan parıltı, aydınlık, ışık ve yakıcı ateş" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Nâr (ateş) kavramını eskatolojik bir sonuç olarak inceler. Bu ateşin sadece fiziksel bir yanma eylemi olmadığını; haksız kazançla (faizle) başkalarının canını yakan, fıtratı bozan ve toplumda "ekonomik yangınlar" çıkaran kişilerin, ahirette kendi eylemlerinin o devasa, mutlak ve kahredici ontolojik tezahürü (ateş) ile yüzleşeceklerini detaylandırır.
elletî (الَّتِي)
İbn Fâris: Dişil (müennes) varlıkları nitelemek, sıfatlandırmak ve eylemi onlara bağlamak için kullanılan "o ki, o şey ki" manasındaki ism-i mevsuldür (ilgi zamiri).
U'ıddet (أُعِدَّتْ)
İbn Fâris: Ayn-dal-dal (a-d-d) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel manasının "bir şeyi saymak, miktarını belirlemek ve bir şeyi belirli bir an veya durum için önceden hazırlamak, donatmak" olduğunu belirtir. Edilgen (meçhul) dişil mazi fiil kalıbındadır (hazırlandı / hazır tutuldu).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: İ'dâd (hazırlanma) eyleminin meçhul/edilgen kalıpta kullanılmasını teolojik bir tehdit ve gerçeklik vurgusu olarak okur. Ateşin "ileride var edilecek" belirsiz bir ihtimal olmadığını; bilakis ilahi adalet mekanizması tarafından şimdiden var edilmiş, donatılmış ve "hazır kıta bekletilen" (u'ıddet) kesin ve kaçınılmaz bir eskatolojik realite olduğunu analiz eder. Suç aleti ve cezaevi suçludan önce hazırlanmıştır.
Lil Kâfirîn (لِلْكَافِرِينَ)
İbn Fâris: Aidiyet/tahsis bildiren "lam" (için) harf-i ceri ve kef-fe-ra (k-f-r) kökünden gelen ism-i fail çoğul kalıbının birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak ve hakikatin üstünü kapatmak" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu: Kâfir kavramını bu ayetin özel sosyo-ekonomik bağlamında (riba yasağının hemen peşinden gelmesi hasebiyle) sarsıcı bir dikotomiyle tahlil eder. Kuran'ın müminlere "kâfirler için hazırlanan" ateşten sakının demesinin muazzam bir psikolojik tehdit ve ontolojik eşik olduğunu belirtir. Riba yiyenin (sömürenin) eylemi, ahlaki bir zayıflıktan çıkıp doğrudan hakikati örtenlerin (kâfirlerin) ontolojik sahasına geçmek demektir. Kuran, ekonomik sömürüyü (ribayı) küfürle, o sömürüden kaçınmayı (takvayı) ise imanla eşitleyerek mümini kendi kimliğiyle vurur; "Eğer müminseniz, kâfirlerin cezaevine (ateşe) girmekten sakının" diyerek aidiyet sınırlarını kesin olarak çizer.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla