Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 126. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 126. Ayet

    وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ ce’alehu(A)llâhu illâ buşrâ lekum velitatme-inne kulûbukum bih(i)(k) vemâ-nnasru illâ min ‘indi(A)llâhi-l’azîzi-lhakîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      124. O zaman inananlara şöyle diyordun: Rabbinizin, indirilen üç bin melekle size yardım etmesi sizin için yeterli değil mi?

      125. Evet, eğer siz sabır gösterip itaatsizlikten sakınırsanız, onlar şu anda süratle üzerinize gelseler bile rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir.

      126. Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir.



      O zaman insanlara yeterli değil mi? Bu husus, Enfal suresinde ise "Meleklerden peşpeşe gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim" diye beyan edilmiştir. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denilmiştir ki meleklerin sayısı on bindi. Bir seferinde üç bin, birinde beş bin ve birinde peşpeşe biner melek olmak üzere iki bin melek ve toplamda da on bin melekti. Şöyle de denilmiştir: Onların sayısı, üç bin, beş bin ve bin olmak üzere toplam dokuz bindi. Toplam sayılarının beş bin olduğu, üç binlik ve iki binlik gruplar halinde müslümanlara yardıma geldikleri de söylenmiştir.

      Bu yardımın ne zaman gerçekleştiği konusunda da farklı görüşler vardır; bazıları Uhud'ta, bazıları da Bedir'de gerçekleştiğini söylemiştir.

      Şöyle de denilmiştir: "Rabbiniz size, 'Meleklerden peşpeşe gelen binlik kuvvetlerle ben size yardım edeceğim' diye cevap verdi" mealindeki ayet Bedir gününe, bu suredeki ayet ise Uhud gününe aittir. Aslında biz olayın nasıl olduğunu bilmiyoruz, bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Ama şunu bilmekteyiz: Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır mealindeki ayetle müminlere yardım ve destek müjdesi verilmiş ve böylece onların kalpleri rahatlatılmıştır.

      Meleklerin Savaşa Katılması

      Meleklerin savaşmaları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları melekler kafirlerle savaşmıştır derken, bazıları da savaşmamışlar, sadece ayette belirtildiği gibi müminlerin kalplerini teskin etmişlerdir, demiştir. Meleklerin savaşmaları ihtimali yoktur; çünkü ayette "Allah onların gözünde sizi az gösteriyordu" diye belirtilmiştir. Şayet melekler de savaşa katılmış olsalardı az göstermesinin anlamı kalmazdı. Zira bir melek, kafirlerin hepsine yeterlidir. Cibril'in, Hz. Lut'un köylerini göğe doğru nasıl kaldırıp ters çevirdiğine bakmaz mısın? İşte bu, yaptığımız yoruma işaret etmektedir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Bazıları meleklerin Bedir'de savaşa katıldıklarını, fakat Uhud'ta katılmadıklarını söylemişlerdir. Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz.

      Sözlükte nişanlı anlamına gelen "musevvimin" kelimesi ile indirilen anlamına gelen "munzelin" kelimesinin aynı şeyi ifade ettiği, dolayısıyla ikisinin de göndermek anlamına geldiği söylenmiştir. İlk kelimenin işaretlenmiş anlamına geldiği de söylenmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır ya, ancak bu, meleklerin bir alamete ihtiyaçları olduğu için değil, müminlerin bir alamete ihtiyaçları olduğunu bildirmek için olmalıdır. Hz. Peygamber'den rivayet edilip Bedir ashabına söylediği; "Kendinize nişan takın, zira melekler de nişan taktılar" sözü de buna işaret etmektedir.

      Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir. Şunun bilinmesi gerekir ki: Zaferin oluşumunda Allah'tan gelen bir lütuf vardır, öyle ki buna yaratıklardan hiç bir şeyle ulaşılmaz. Burada Allah, galip gelen herkesin bunu ancak aziz ve celil olan Allah'ın yardımıyla sağladığı bilinsin diye meleklerin müminlere yaptıkları yardımdan söz etmemektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Mâ Cealehu (وَمَا جَعَلَهُ)

        İbn Fâris: Atıf/başlangıç harfi (ve), olumsuzluk bildiren (mâ) edatı ve cim-ayn-lam (c-a-l) kökünden gelen mazi fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir şeyi yoktan var etmek değil, var olan bir şeyi alıp başka bir duruma, niteliğe veya işleve dönüştürmek, kılmak ve atamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ce'l (kılma/dönüştürme) eylemini ilahi tasarım bağlamında tahlil eder. Meleklerin savaş meydanına indirilmesi olayının bizzat fiili bir katliam gücü (meleklerin kılıçla savaşması) olarak değil; Allah tarafından belirli bir psikolojik amaca matuf olarak "tasarlandığını ve o işleve kılındığını" (cealehu) detaylandırır.

        Allâhu (اللَّهُ)

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojik kökeni hakkındaki Arap dili tartışmalarını özetler. İsmin hiçbir kökten türetilmediğini, köksüz (camid) olduğunu ve sadece Yaratıcı'ya has özel bir isim olduğunu savunanlar ile "El-İlah" kelimesinden türediğini iddia edenler arasındaki ayrılıkları delilleriyle aktarır.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris: Kendisinden önceki olumsuz durumu (mâ) iptal ederek, yargıyı tek bir sebebe veya istisnaya bağlayan sınırlandırma/hasr (ancak, sadece) edatıdır.

        Buşrâ (بُشْرَىٰ)

        İbn Fâris: Be-şın-ra (b-ş-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "insan derisinin dış yüzeyi, ten" olduğunu belirtir. İnsanın iç dünyasında yaşadığı şiddetli bir sevincin, dışarıya taşıp yüzünün/teninin (beşere) rengini değiştirmesi, aydınlatması sebebiyle sevindirici haberlere etimolojik olarak "müjde" (buşrâ/beşaret) dendiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Beşaret kavramını savaş psikolojisi ekseninde inceler. Üç bin veya beş bin meleğin inmesinin doğrudan düşmanı imha operasyonu olmadığını; asıl gayenin müminlerin kalbindeki paniği silip, onların yüzlerine o ontolojik rahatlamayı (sevinci) yansıtacak devasa bir "psikolojik müjde/moral motivasyon" (buşrâ) üretmek olduğunu semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Lekum (لَكُمْ)

        İbn Fâris: Aidiyet, tahsis ve yönelme bildiren "lam" harf-i ceri (için) ile çoğul muhatap zamirinin (siz) birleşimidir. O büyük müjdenin sadece müminlere tahsis edildiğini belirtir.

        Ve Li Tatmeinne (وَلِتَطْمَئِنَّ)

        İbn Fâris: Amaç/gaye bildiren lam (için) ve tı-mim-hemze-nun (t-m-e-n) dörtlü (rübai) kökünden gelen fiilin birleşimidir. Kökün asıl ve fiziksel anlamının "hareket halindeki bir şeyin sükunete ermesi, sarsıntının durması, yatışması ve yere sağlam basması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İtminan (tatmin/sükunet) kavramını psikolojik bir denge durumu olarak tahlil eder. Savaş anındaki bedensel yorgunluktan ziyade; kalbin, ruhun ve aklın içine düştüğü o şüphe, ölüm korkusu ve kriz sarsıntısından kurtularak; ilahi vaade güvenip "kök salması, paniğin durması ve mutlak bir iç huzura (dinginliğe) kavuşması" olduğunu detaylandırır.

        Kulûbukum (قُلُوبُكُم)

        İbn Fâris: Kaf-lam-be (k-l-b) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyi tersyüz etmek, altını üstüne getirmek, çevirmek ve dönmek" olduğunu belirtir. İnsanın iç dünyasına, düşüncelerinin ve duygularının halden hale giren (dönen) o kararsız yapısından dolayı etimolojik olarak "kalp" denildiğini açıklar. Kalpler kelimesi ve "sizin" zamirinden oluşur.

        Bihî (بِهِ)

        İbn Fâris: Bitişik harf-i cer (bi) ve o ilahi yardıma/müjdeye dönen zamirden (hî) oluşur. "Onunla / O müjde sayesinde" manasını vererek sükunetin kaynağını işaret eder.

        Ve Mân Nasru (وَمَا النَّصْرُ)

        İbn Fâris: Atıf (ve), olumsuzluk (mâ) ve nun-sad-ra (n-s-r) kökünün birleşimidir. Kökün asıl manasının "yardım etmek, destek olmak, düştüğü tehlikeden veya yenilgiden birini çekip çıkarmak" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Nusret (yardım) kavramının Cahiliye'den İslam'a geçişteki ontolojik dönüşümünü inceler. Cahiliye Araplarında nusretin, kabile asabiyetine dayalı körü körüne bir fiziksel kan yardımlaşması olduğunu; Kuran'ın ise "Nusret/Zafer asla ve asla oradan buradan değildir" (ve mân-nasru) diyerek, gerçek kurtuluşun ve zaferin beşeri ittifaklardan, kılıç sayısından veya meleklerin bizzat varlığından bile bağımsız olduğunu, zaferin yatay/beşeri değil dikey/ilahi bir mefhum olduğunu analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Nusretin (zaferin) sadece Allah'tan olması" ibaresini meleklerin yardımı bağlamında tahlil eder. Meleklerin indirilmesinin harikulade bir olay olmasına rağmen, Kuran'ın asıl zaferi (nusreti) meleklere bile bağlamadığını; meleklerin sadece bir "sebep ve müjde" olduğunu, nihai iradenin, fail-i muhtarın ve zaferi bahşedenin sadece mutlak ilahi otorite olduğunu vurgulayarak putperest (veya melekleri ilahlaştıran) zihniyeti kökünden kırdığını analiz eder.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris: Hasr/sınırlandırma edatıdır. Zaferin tek ve mutlak kaynağını izole etmek için kullanılır.

        Min İndi (مِنْ عِندِ)

        İbn Fâris: Başlangıç/kaynak bildiren "min" ( -den) edatı ile "katı, huzuru, makamı" manasına gelen "inde" zarfının birleşimidir. Zaferin ve yardımın neşet ettiği o eşsiz ve aşkın makamı (ilahi huzuru) gösterir.

        Allâhil (اللَّهِ)

        İbn Fâris: (Lafzullah). Mutlak otoritenin ve nusretin sahibi.

        Azîzil (الْعَزِيزِ)

        İbn Fâris: Ayn-ze-ze (a-z-z) kökünden geldiğini, asıl manasının "direnç göstermek, sertlik, nadir bulunmak ve asla yenilmeyen/mağlup edilemeyen mutlak güç" olduğunu belirtir. Sıfat-ı müşebbehe kalıbında "mutlak galip ve onur sahibi" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî: İzzet kavramını felsefi bir otorite olarak tahlil eder. Azîz olmanın; kaba kuvvetle etrafa saldırmak olmadığını, bilakis eşi benzeri bulunmayan, dışarıdan hiçbir gücün nüfuz edemeyeceği, asla alt edilemeyen, mutlak ve aşkın bir "ontolojik yenilmezlik/şeref" makamı olduğunu detaylandırır. Zaferin O'ndan (Azîz'den) gelmesi, o zaferin de mağlup edilemezliğini (garantisini) gösterir.

        Hakîm (الْحَكِيمِ)

        İbn Fâris: Ha-kef-mim (h-k-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi fesattan engellemek, sağlamlaştırmak, düzeltmek ve her şeyi olması gerektiği (yerli yerine) koymak" olduğunu belirtir. Hayvanı yanlış yola gitmekten "engellediği" için atın gemine de "hakeme" dendiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Hakîm ve Azîz sıfatlarının yan yana gelişini (dikotomisini) Kuran'ın adalet felsefesi üzerinden inceler. Allah'ın mutlak ve yenilmez gücünün (Azîz) kontrolsüz, keyfi veya despotik bir şiddet patlamasına dönüşmesini engelleyen şeyin; O'nun aynı zamanda her eylemini kusursuz bir adaletle, amaçla ve düzenle var eden (her şeyi yerli yerine koyan) "Hakîm" (mutlak hikmet/yasa sahibi) olması gerçeğiyle dengelendiğini semantik sınırlarıyla analiz eder. Meleklerin inmesi de, zaferin verilmesi veya ertelenmesi de bu kusursuz "hikmetin" (Hakîm'in) bir sonucudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X