Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 123. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 123. Ayet

    وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad nasarakumu(A)llâhu bibedrin veentum eżille(tun)(s) fettekû(A)llâhe le’allekum teşkurûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz iken Bedir'de de yardım etmişti. Allah'a isyandan sakının ki şükretmiş olasınız.


      Andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz iken Bedir'de de yardım etmişti. Aziz ve celil olan Allah müminlere, sayılarının çokluğuna, sahip oldukları kuvvete ve savaşa iyi hazırlanmış olmalarına güvenmemelerini, kendisinden başka hiç kimseye güvenmemeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Bilakis yalnızca Allah'a tevekkül etmek işlerini O'na havale etmeli ve O'na güvenmelidirler. Çünkü Allah onlara, Bedir'de çaresiz ve zayıf oldukları halde melekleri göndererek kendilerine yardım ettiğini, sayıları az ve zayıf olmalarına rağmen düşmanlarına galip getirdiğini hatırlatmaktadır. Uhud'ta ise daha güçlü ve sayıları daha çok olduğu için kendilerine güvenmişler ve bu durum onların hezimetine yol açmıştı.

      Allah'tan sakının. Yani O'na isyan etmekten sakının. Böylece şükretmiş olursunuz. Bu ayet şükrün, ancak Allah'a itaat ve O'na isyandan sakınmak suretiyle yapılmış sayılacağına işaret etmektedir. İmtihan da ancak verilen nimetlere şükür için yahut önceki gaflet ve avarelikten dolayı yapılır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        ve Lekad (وَلَقَدْ)

        İbn Fâris: Arapçada haberi pekiştiren, şüpheyi ortadan kaldıran ve olayın kesinlikle gerçekleştiğini bildiren "lam-ı kasem" (yemin lamı) ile "kad" edatının birleşimidir. İlahi yardımın tarihsel bir gerçeklik olarak tescil edildiğini vurgular.

        Nasarakumullâhu (نَصَرَكُمُ اللَّهُ)

        İbn Fâris: Nun-sad-ra (n-s-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "birine zulme karşı yardım etmek, onu desteklemek ve birini darlıktan kurtarıp zafere ulaştırmak" olduğunu belirtir. (Yağmura "nasr" denmesi de toprağı kuraklıktan kurtarmasındandır).

        Toshihiko Izutsu: Nasr (yardım) kavramını Kuran'ın "güç dengesi" terminolojisi üzerinden tahlil eder. Buradaki yardımın, sadece askeri bir destek değil; müminlerin ontolojik olarak zayıf olduğu bir noktada, ilahi iradenin doğrudan müdahalesiyle o zayıflığı "üstünlüğe" (zafere) dönüştürmesi olduğunu analiz eder.

        bi Bedrin (بِبَدْرٍ)

        İbn Fâris: Be-dal-ra (b-d-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin vaktinden önce olması, acele etmek ve dolunay (bedir)" olduğunu belirtir. Bedir kuyularının bulunduğu bölgeye bu ismin verilmesini, oradaki suyun berraklığına veya dolunay vaktindeki parıltısına bağlayan görüşleri aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Bedir isminin zikredilmesini, İslam tarihinin "kırılma noktası" olan o ilk büyük meydan savaşına (Bedir Savaşı) doğrudan tarihsel bir atıf olarak okur. Bu ismin, müminlerin hafızasında "imkansızın ilahi elle mümkün kılındığı" o mekânsal simgeyi temsil ettiğini analiz eder.

        ve Entum Ezilletun (وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌ)

        İbn Fâris: Zel-lam-lam (z-l-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "yumuşaklık, boyun eğmek, bir şeyin düşük ve aşağı olması" olduğunu belirtir. "Azîz" (güçlü) kelimesinin zıttı olarak "zelîl" kelimesinin çoğuludur.

        Râgıb el-İsfahânî: Zillet (düşüklük/zayıflık) kavramını burada "sayıca azlık ve imkanların yetersizliği" olarak tahlil eder. Müminlerin o günkü durumunun sosyal, askeri ve ekonomik açıdan bir "zayıflık" (zillet) arz ettiğini; ancak ilahi onurun (izzetin) bu fiziksel zayıflığı nasıl kuşatıp zafere taşıdığını detaylandırır.

        Fettekullâhe (فَاتَّقُوا اللَّهَ)

        İbn Fâris: Vav-kaf-ye (v-k-y) kökünden gelen "takva" (sakınma) emridir. Asıl manasının "kendini dışarıdan gelecek tehlikeye karşı korumak, araya kalkan (vikaye) koymak" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Takva kavramını bu zafer bağlamında "şükürden önceki uyanıklık" olarak inceler. Zaferin ardından gelen gurur ve kibre karşı, müminin tekrar "Allah bilinciyle" (takva) kendi nefsine bir barikat kurması, başarının tek sahibinin Allah olduğunu unutmaması gerektiğini semantik sınırlarıyla analiz eder.

        leallekum Teşkurûn (لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ)

        İbn Fâris: Şın-kef-ra (ş-k-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi ortaya çıkarmak, yaymak, bir canlının aldığı gıda ile semirmesi ve iyiliğin karşılığını fazlasıyla vermek" olduğunu belirtir. (Dolu bir kaba "şekrâ" denmesi bu doluluktan dolayıdır).

        Râgıb el-İsfahânî: Şükür kavramını, ilahi nimeti (zaferi) sadece dille anmak değil; o nimetin asıl sahibini itiraf ederek, O'nun verdiği gücü yine O'nun yolunda kullanarak o iyiliği "meyveye dönüştürmek" (izhar etmek) olarak tahlil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: "Umulur ki şükredersiniz" (leallekum teşkurûn) ifadesini, zaferin nihai gayesi olarak okur. Bedir'deki o imkansız yardımın amacının sadece bir savaşı kazanmak değil; müminlerin kalbinde ebedi bir "minnet ve bağlılık" (şükür) duygusu inşa etmek olduğunu, takvanın da bu şükre ulaştıran yegane yol olduğunu analiz eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X