Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 92. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 92. Ayet

    لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Len tenâlû-lbirra hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn(e)(c) vemâ tunfikû min şey-in fe-inna(A)llâhe bihi ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.


      Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz mealindeki ilahi kelam kafirler hakkında gelmiştir. Maldan verilmesi gereken zekat ve sadaka mecburiyeti, onları İslam'dan alıkoymuştu. Nitekim başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Onların içinde öyleleri var ki, 'Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz' diye Allah'a söz vermişlerdi. Fakat Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı. Bunun üzerine Allah da kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için, kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi". Aziz ve celil olan Allah, onların sevdikleri mallardan infak etmedikçe İslam'a giremeyeceklerini haber vermektedir. Şu ayet-i kerimede de bu husus dile getirilmektedir: "Onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar ahireti de inkar ederler".

      Bu ayetin müminler hakkında nazil olması da muhtemeldir. Aziz ve celil olan Allah onları sevdikleri şeylerden infak etmeye özendirmektedir. Başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurulmuştur: "Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemli olmak anlamına gelmez, asıl erdemli kişi Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan, namazı kılıp zekat verendir". Bu ayet, yukarıdaki ayette geçen "el-bir" yani "iyilik"ten maksadın, imandan olduğu zikredilen şeyler ile sevdiği maldan vermek olduğunu haber vermektedir.

      Enes b. Malik'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz mealindeki ayet nazil olunca, Ebu Talha Hz. Peygamber'e şöyle demişti: Ey Allah'ın Resulu! Benim şuradaki tarlamı Allah için verdim. Eğer bunu gizlemeye gücüm yetseydi asla açıklamazdım. Hz. Peygamber de kendisine; "Onu yakınlarına veya akrabalarına ver" buyurdu. Bu ayet nazil olduğunda Hz. Ömer'in de cariyesini azat ettiği rivayet edilmiştir.

      Ayetteki "bir" kelimesinden ne kastedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada onunla cennetin kastedildiği söylenmiştir; şöyle de denilmiştir: Cenab-ı Hak bu ayeti kafirler hakkında göndermiş ise, "bir" ile İslam kastedilmiştir. Başka bir görüş de şöyledir: Ayet, sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe cennetin üst derecelerine ve Allah katındaki sevaba ulaşamazsınız, demektir.

      Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir. Bu ilahi beyan, az da olsa verilen sadakanın kabul edileceğinin delilidir, çünkü insanlar, küçümsedikleri için az bir şeyi sadaka olarak vermekten çekiniyorlardı. Cenab-ı Hak ise bunların hepsini bildiğini haber vermiştir; verdiği şey az da olsa aziz ve celil olan Allah için verdikten sonra Allah onu bilmektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Len Tenâlû (لَن تَنَالُوا)

        İbn Fâris: "Len" (asla/kesinlikle) edatı ve nun-ye-lam (n-y-l) kökünden gelen fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir hedefe ulaşmak, arzu edilen bir şeyi elde etmek, yetişmek ve ona kavuşmak" olduğunu belirtir. "Len" edatı, belirlenen şart yerine getirilmediği müddetçe o hedefe ulaşmanın ontolojik olarak ebediyen imkansız olduğunu gösterir.

        el-Birra (الْبِرَّ)

        İbn Fâris: Be-ra-ra (b-r-r) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "genişlik, enginlik ve okyanusun zıttı olan kara parçası (berr)" olduğunu belirtir. İnsanın iyilikte, itaatte ve ahlakta sınırları aşarak "genişlemesine, engin bir dürüstlüğe ve sükunete ulaşmasına" bu kökten dolayı "birr" denildiğini etimolojik olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Birr kavramını ahlaki bir zirve olarak tahlil eder. Bu kelimenin sıradan bir iyilik veya geçici bir merhamet olmadığını; insanın hem Allah'a karşı hem de diğer insanlara karşı yerine getirdiği bütün varoluşsal erdemleri, sadakati, dürüstlüğü ve içsel saflığı kapsayan "en geniş ahlaki çatı" olduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın ahlak semantiğinde "birr" kavramının kavramsal evrimini inceler. İslam öncesi bedevi Arap kültüründe sadece "kabileye veya kan bağına körü körüne sadakat" anlamına gelen bu kelimenin, Kuran tarafından o dar kabileci düzlemden koparılıp; doğrudan Allah'a, yetimlere, yoksullara ve evrensel adalete yönelen en yüksek "teolojik erdem ve takva" seviyesine (ahlaki genişliğe) dönüştürüldüğünü semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Hattâ (حَتَّىٰ)

        İbn Fâris: Sınır, gaye ve hedefin bitiş/başlangıç noktasını bildiren zaman ve şart edatıdır. (Ta ki, -e kadar, -medikçe).

        Tunfikû (تُنفِقُوا)

        İbn Fâris: Nun-fe-kaf (n-f-k) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin tükenmesi, elden çıkması, geçip gitmesi ve tünel/geçit" olduğunu belirtir. Yerin altındaki iki ucu açık, girilip çıkılabilen tünele "nefek" denildiğini hatırlatarak; "infak" eyleminin de malı bir yerde yığıp hapsetmek (stoklamak) yerine, onu bir geçitten geçirir gibi dışarıya, topluma ve muhtaçlara doğru "akıtmak ve dairesel bir dönüşüme sokmak" olduğunu etimolojik olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: İnfak eylemini sosyo-ekonomik bir felsefe üzerinden tahlil eder. İnfakın sadece farz olan zekat vermek olmadığını; kişinin kendi mutlak mülkiyetinde zannettiği o serveti, Allah'ın rızası için kendi sınırlarının dışına (toplumsal bir tünele) aktararak varlıktaki tekelciliği/kibri kırması ve malı "harcayarak" aslında ruhunu zenginleştirmesi (çoğaltması) işlemi olduğunu detaylandırır.

        Mimmâ (مِمَّا)

        İbn Fâris: "-den/-dan, içinden" manasındaki harf-i cer (min) ve "o şey ki" manasındaki ism-i mevsulün (mâ) birleşimidir. İnfakın kaynağını ve niteliğini belirlemeye başlar.

        Tuhibbûn (تُحِبُّونَ)

        İbn Fâris: Ha-be-be (h-b-b) kökünden geldiğini, asıl manasının "sabit olmak, tutunmak, yerleşmek ve kalbin bir şeye şiddetle meyil edip bağlanması" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Muhabbet (sevgi) ve birr (erdem) kavramlarının bu ayetteki felsefi kesişimini analiz eder. Gerçek ahlaki zirvenin (birr), insanın kendi gözden çıkardığı, fazlalık olarak gördüğü, defolu veya artık değer vermediği şeyleri sadaka olarak vermesiyle elde edilemeyeceğini belirtir. Kişinin ancak kendi nefsinin tutkuyla "bağlandığı, sevdiği ve kopmak istemediği" (tuhibbûn) o değerli nesneleri feda edebilmesiyle kendi ontolojik kibrini, mülkiyet hırsını ve materyalist sevgisini paramparça edebileceğini semantik olarak inceler. Hakiki iyilik, sevilenin feda edilmesidir.

        Ve Mâ (وَمَا)

        İbn Fâris: "Her ne ki, ne" anlamına gelen şart ve genellik bildiren edat ile atıf harfinin birleşimidir.

        Tunfikû (تُنفِقُوا)

        İbn Fâris: Yine aynı kökten (n-f-k) gelen "infak ederseniz, elden çıkarıp akıtırsanız" fiilidir. Eylemin kapsamını genişleten şart kipidir.

        Min Şey'in (مِن شَيْءٍ)

        İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, asıl manasının "dilemek, irade etmek ve varlığı kastedilen, mevcudiyeti olan her türlü nesne veya durum" olduğunu belirtir. Harf-i cer (min) ile birlikte, sevilen o şeyden verilen miktarın küçüklüğüne veya büyüklüğüne bakılmaksızın infak edilen "en ufak bir zerreyi" bile kapsayacak şekilde genellik bildirir.

        Fe İnnallâhe (فَإِنَّ اللَّهَ)

        İbn Fâris: Şartın cevabını ve mutlak sonucu bağlayan "fe" (öyleyse/şüphe yok ki) edatı, tekit (kesinlik) bildiren "inne" edatı ve uluhiyet isminin birleşimidir.

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojisinde Arap dilcileri arasındaki tartışmayı hatırlatır. İsmin hiçbir kökten türetilmediğini (camid özel isim olduğunu) savunan görüşler ile "El-İlah" kelimesinden türediğini savunan görüşler arasındaki ayrılıkları aktarır.

        Bihî (بِهِ)

        İbn Fâris: "Onu / O şeyi / O infak edileni" manasına gelen harf-i cer ve zamirdir. Bilginin doğrudan o eyleme ve o nesneye kilitlendiğini gösterir.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris: Ayn-lam-mim (a-l-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyin izini, alametini takip ederek onun hakikatini kusursuz ve mutlak şekilde bilmek" olduğunu belirtir. İsm-i fail (veya sıfat-ı müşebbehe) kalıbıyla bu bilginin sonsuz ve değişmez olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Alîm" (mutlak bilen) isminin bu ayetin sonundaki teolojik ve psikolojik işlevini tahlil eder. İnsanın sevdiği, kıymet verdiği bir malı kendi elleriyle infak etmesinin psikolojik olarak çok ağır bir varoluşsal fedakarlık olduğunu belirtir. Bu eylemi yapan kişinin muhataptan (fakirden veya toplumdan) bir teşekkür görmese, hatta nankörlük görse bile; "verilen malın cinsini, o malın veren kişi için ne kadar değerli olduğunu, hangi kalp kırıklığıyla ama hangi yüce niyetle koptuğunu" mutlak otoritenin en ince ayrıntısına kadar "bildiğini" (Alîm) vurgular. İlahi ilmin bu şaşmaz tescili, sevdiğini feda eden müminin kalbine sunulan en büyük ontolojik güvence, ahlaki dayanak ve tesellidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X