Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 74. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 74. Ayet

    يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُوالْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yaḣtassu birahmetihi men yeşâ(u)(k) va(A)llâhużû-lfadli-l’azîm(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      73. Ve kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın. De ki: 'Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye mi veya rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi (böyle davranıyorsunuz)?' De ki: 'Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir.' Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve o her şeyi bilmektedir.

      74. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük lütuf sahibidir.


      De ki: Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye. Bu ilahi beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları bu cümlede bazı kelimeleri öne alma ve bazılarını sonraya bırakma şeklinde bir değişiklik (takdim-tehir) söz konusudur, demişlerdir. Buna göre Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye cümlesinin, Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın, cümlesinin hemen peşinden gelmesi gerekirdi. Onlar birbirlerine, -içlerindeki kıskançlık duyguları yüzünden-, Allah sizin kitabınız gibi bir kitap indirmedi ve sizin peygamberiniz gibi bir peygamber göndermedi, derler. Şöyle de denilmiştir: Bu, De ki: Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur mealindeki ayet nazil olunca Resulullah'ın (s.a.) müslümanlara söylemiş olduğu bir sözdür; Resul-i Ekrem onlara şöyle demiştir: Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye (mi böyle davranıyorsunuz)? Yani Allah'ın dini İslam, işte din odur. Verildi diye mi? anlamındaki ifade verilmemiştir anlamına gelir. Size verilenin benzeri anlamındaki ifade ile de İslam dininin yanı sıra içinde helal ve haramın yazılı olduğu kitap kastedilmiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Hz. Peygamber'in şunu kastetmiş olması da mümkündür: Benden önce hiçbir peygambere bana verilen mucizelerin benzeri verilmemiştir, çünkü onların mucizelerinin tamamı duyusal (hissi) olup, herkes tarafından anlaşılabilirdi. Resulullah'a (s.a.) verilen mucizeler ise duyusal (hissi) ve aklidir (bilgisel). Akli mucizeleri ise, herkes anlayamaz; sadece insanların alimleri ve en hayırlıları anlayabilirler.

      Yahut rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi? cümlesi, Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın cümlesine bağlıdır, çünkü onlar Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize, kendileri bir kez iman ve ikrar ettiler diye delil getirecekler ... Bu aynen şu ilahi beyana benzemektedir: "Onlar inananlarla karşılaştıklarında 'iman ettik' derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, '.Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri) Rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz!' derler". Onlar İslam'ı benimsediklerini ve iman ettiklerini açıklıyorlardı, fakat birbirleriyle baş başa kaldıklarında "Biz onlarla yalnızca alay ediyoruz" diyorlardı. İşte bunun gibi onlar da birbirlerine şöyle diyorlardı: Onlara İslamiyeti benimsediğinizi söylemeyin, sonra ahirette Rabbinizin huzurunda onu size karşı delil olarak kullanırlar.

      De ki: 'Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir?' Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük lütuf sahibidir. Bu mealdeki ayetler Mutezile'nin aleyhine delildir. Onlar şöyle diyor: Lütuf, Allah'ın elinde değildir, keza onu birine özgü kılmak da böyledir; bunlar ancak yaratılmışların elindedir. Zira onların iddiasına göre Allah, insanlar için ancak dinde en uygun (aslah) olanı yapmak durumundadır; herhangi birine lütufta bulunmaya hakkı yoktur. Risaleti de birine özgü kılmak değil ancak bu iş için layık olana vermesi gerekmektedir. Lütfu ve onun kendine özgü kılınmasını insanlar ancak kendileri hak ederler. Onların iddiasına göre bunlar Allah'ın ikramı değildir. Hasılı onlara göre lütuf, hakikatte Allah'ın elinde değil, insanların kendi ellerindedir. Lakin Allah Teala bu ayette Mutezile'yi yalanlamaktadır, çünkü yaratıklara lütuf, Allah için gerekli olan değil, olmayan bir şeydir. Sözde aşırıya kaçmaktan ve yolda doğru çizgiden sapmaktan Allah'a sığınırız.

      Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın. Bu ilahi beyanın gizli hal ile ilgili olması muhtemeldir; gizli olmayanı onlara söyleseniz bile. Siz inanıp güvenseniz bile onlar sonunda güvenmezler, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yalnız sizin dininize tabi olmasından dolayı söylediklerine inanın, anlamına da gelebilir. Böylece bu yaptığınız şey sayesinde sizin hak ehli olduğunuzu gösteren bir örnek olur ve ne yaparsanız size tabi olurlar. İnanmayın anlamındaki sözcük sizin dininize tabi olanlardan başka, onların ataları hakkında size verdikleri haberleri doğru saymayın, manasına da gelebilir. Zira onlar, tahrif ve değişiklik yaptıklarını kendilerine haber vermesinden ötürü Resul'ü tasdik etmeyi engelliyorlardı.

      Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Bu ifade iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, doğru yol Allah'ın beyan ettiği yoldur, anlamına gelir. Zira o haktır, ondan yüz çevirmek ise, doğru ile yanlışı karıştırmak ve hakkı batıl göstermektir. Diğeri de "huda" din demek olup Hz. Peygamberin davet edip açıkladığı ve kesin delillerini aydınlığa kavuşturduğu din. Yoksa dini tehrif edenlerin çağrı yaptığı din değil.

      Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye mi? Yani -en doğrusunu bilen Allah'tır- kimseye size verildiği gibi kitap ve deliller verilmemiştir. Bu ilahi beyanın, Doğru olan yol ancak Allah'ın gösterdiği yoldur, cümlesinin bağlantısı (sılası) da olabilir ki; bundan maksat O'nun dinidir veya Kur'an'dır, yahut da Resulullah'ın davet ettiği şeydir. Sonra, buradaki veriliyor diye mi? "En yu'ta" lafzı; ey Müslümanlar kimseye size verilenin benzeri deliller ve hakkın sizin elinizde olduğunu gösteren açıklamalar verilmemiştir, anlamına gelir.

      Yahut rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi? cümlesi, eğer ilk cümlenin bağlantısı ise yahut size karşı delil getirecekler veya size delil getirmeleri için anlamına gelir. Dolayısıyla eğer onların iddialarına inanırsanız, Rabbiniz katında onlar bunu size karşı delil olarak kullanacaklardır; yani siz ancak Rabbiniz katından gelen vahiylere inandınız, diyecekler. Bu da sizin aleyhinize onlar için bir delil olacaktır. Eğer ayetin bu cümlesi, ikinci cümlenin bağlantısı ise, o zaman şu anlama gelir: İnatçılıkları ve tahrifçilikleri ortaya çıktıktan sonra Rabbiniz katında kendisinin hak yolda olduğuna dair deliller getirmekte size verilene benzer deliller kimseye verilmemiştir. En doğrusunu bilen Allah'tır. Sonra Allah Teala nail olunan her türlü hayır ve faziletin sebebini açıklamaktadır. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      De ki: 'Kuşkusuz lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir: Allah'ın rahmeti sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir. Rahmetini dilediğine özgü kılar. Bu ilahi beyan, iki açıdan Mutezile'nin iddialarını reddetmektedir. Birincisi şudur: Onlar, Allanın, içinde başkasının da menfaati bulunan bir şeyi, o kişiden çevirip herhangi birine tahsis etme hakkının olduğunu benimsemediler. Bilakis böyle yapacak olursa, onlara göre Allah taraf tutmuş, o adamı kayırmış, öbürüne ise cimrilik yapmış olur, dediler. Aksine işin başında böyle bir hakkı yoktur, O herkese ancak hak ettiğini vermekle yükümlüdür ve bu O'nun yapması gerekli olan bir haktır, zaten böyle bir tutum başa kakmak şeklinde anılır. Onu bu maksatla belirtmiştir. Yine onlara göre Allanın, başkasının elindeki malı dilememeye veya vermemeye de hakkı yoktur. Öyleyse, mademki başkasının elindeki şeyler konusunda konumu budur ve ona uymak zorunluluğu vardır, o zaman ayette "rahmetini dilediğine tahsis eder" tarzında zikrettiği hükmün de anlamı yoktur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      İkincisi şudur: Mademki Allah aslah (en uygun) olanı herkese dağıtmak zorundadır, şu halde birine eksik verecek olsa zulmetmiş sayılır. Sonra, Allah'ın, emirlerine itaat etmesi için kuluna verdiği nimetle ona lütufta bulunmuş olmayacaktır. Bu durumda lütuf, gerçekte kulun elindedir demektir; kul isterse onu kendisi için kullanır, istemezse kullanmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3938

        #4
        Yehtassu (يَخْتَصُّ)

        İbn Fâris: Hı-sad-sad (h-s-s) kökünden geldiğini, asıl ve değişmez anlamının "bir şeyi genel olandan ayırarak sadece bir kişiye veya duruma ait kılmak, ona mahsus yapmak, diğerlerini dışarıda bırakarak tahsis etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: "İhtisas" (tahsis etme/özel kılma) eylemini teolojik bir ayrıcalık olarak tahlil eder. Allah'ın rahmetini (nübüvveti) "tahsis etmesinin", herkese eşit dağıtılan genel bir lütuftan ziyade, tamamen kendi mutlak ilahi iradesiyle seçtiği bir kişiye özel, spesifik ve başkasıyla paylaşılamaz bir makam (peygamberlik) vermesi olduğunu detaylandırır. Ehl-i Kitab'ın "Bu makam neden bize verilmedi?" itirazına karşı, kararın tamamen tahsis edici (muhassıs) olan ilahi egemenliğe ait olduğunu vurgular.

        Birahmetihî (بِرَحْمَتِهِ)

        İbn Fâris: Ra-ha-mim (r-h-m) kökünden geldiğini, asıl manasının "kalpteki incelik, şefkat, acımak, yönelmek ve koruma güdüsü" olduğunu belirtir. Anne rahmine (cenini koruyan, besleyen ve büyüten yere) bu ismin verilmesinin, bu etimolojik "şefkat ve kuşatıcılık" kökünden doğduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Rahmet kavramını bu ayetin polemik bağlamı (Ehl-i Kitab'ın kıskançlığı) üzerinden felsefi olarak inceler. Rahmetin burada sıradan bir "merhamet/acımak" anlamında değil, doğrudan "nübüvvet/peygamberlik lütfu" ve "vahiy" anlamında (metonimi) kullanıldığını belirtir. İlahi seçimin rasyonel bir hak edişten, soy bağından veya ırksal bir üstünlükten ziyade, Allah'ın o sonsuz şefkatinden ve özgürlüğünden taşan ontolojik bir hediye (rahmet) olduğunu semantik sınırlarıyla tahlil eder.

        Men (مَن)

        İbn Fâris: "Kim, o kişi ki, her kim" anlamına gelen ism-i mevsuldür.

        Râgıb el-İsfahânî: Seçimin nesnesini (men/kimi) belirsiz ve isimsiz bırakarak (dilediği kişiyi), ilahi iradenin ve rahmetin herhangi bir kabileyle, isimle veya İshak/İsmail soy ağacıyla sınırlandırılamayacağını, bu "belirsizliğin" aslında Allah'ın mutlak özgürlüğünün dildeki karşılığı olduğunu detaylandırır.

        Yeşâ'u (يَشَاءُ)

        İbn Fâris: Şın-ye-hemze (ş-y-e) kökünden geldiğini, asıl anlamının "bir şeyin var olmasını kastetmek, istemek, irade etmek" (meşiet) olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Meşiet (ilahi dileme) eylemini ayetin arka planındaki Yahudi itirazlarıyla bağlantılı olarak sosyo-teolojik bir zeminde analiz eder. Allah'ın "dilediğini" seçmesinin, Ehl-i Kitab'ın teolojik tekeline (kabileciliğine) vurulmuş en ağır darbe olduğunu; ilahi iradenin İsrailoğulları soyuna veya Tevrat geleneklerine ipotek edilemeyeceğini, Allah'ın dilediği an ve dilediği coğrafyadan (Araplar gibi) umulmadık bir elçi çıkarabileceğini felsefi olarak değerlendirir.

        Vallâhu (وَاللَّهُ)

        El-Cevâlîkî: Lafzullah'ın (Allah isminin) etimolojisinde Arap dilcileri arasındaki tartışmayı hatırlatır. İsmin hiçbir kökten türetilmediğini (camid özel isim olduğunu) savunan görüşler ile "El-İlah" kelimesinden türediğini savunan görüşler arasındaki dilbilimsel ayrılıkları aktarır.

        Zû (ذُو)

        İbn Fâris: Arapçada "sahip, malik, ehil" manasına gelen bir aidiyet/sahiplik kelimesidir. Kendisinden sonra gelen ismin (fazlın) mutlak ve yegane malikini ifade eder.

        el-Fadli (الْفَضْلِ)

        İbn Fâris: Fe-dad-lam (f-d-l) kökünden geldiğini, asıl ve temel anlamının "bir şeyde eksikliğin zıttı olarak artma, taşıp çoğalma, ziyadelik, üstünlük ve lütuf" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Fazl kavramını teolojik bir cömertlik olarak inceler. Allah'ın "fazl" sahibi olmasının; O'nun insanlara verdiği nimetlerin (özellikle de peygamberlik gibi yüce makamların), kulların kendi çabalarıyla, ibadetleriyle veya asaletleriyle hak ettikleri rasyonel bir "ücret" olmadığını; aksine hiçbir ontolojik zorunluluk yokken ilahi makamdan sırf bir iyilik ve lütuf olarak "taşıp gelen/fazladan verilen" karşılıksız bir ihsan olduğunu detaylandırır.

        el-Azîm (الْعَظِيمِ)

        İbn Fâris: Ayn-zı-mim (a-z-m) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "kemik" (azm) olduğunu belirtir. Kemiğin bedeni ayakta tutan, en sert, en hacimli ve en güçlü unsur olmasından yola çıkarak; "büyüklük, ulu olma, heybet ve çap olarak devasa olma" (azamet) kavramının bu fiziksel kökten doğup soyutlaştığını etimolojik olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Azamet (büyüklük) kavramını Kuran'ın tevhid felsefesi ekseninde analiz eder. "Büyük lütuf" (fazl-ı azîm) tamlamasındaki azametin niceliksel bir miktar veya hacim bildirmediğini; aksine bu ilahi lütfun (vahyin/nübüvvetin), Ehl-i Kitab'ın kendi küçük, kıskanç, dışlayıcı ve bencil dünyasına asla sığmayacak kadar "devasa, görkemli ve sınırlandırılamaz" bir ilahi güç patlaması olduğunu semantik sınırlarıyla tahlil eder. Kuran bu sıfatla, Yahudilerin o daraltıcı "din" algısını ilahi azametle paramparça etmektedir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X