Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 58. Ayet

    ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike netlûhu ‘aleyke mine-l-âyâti ve-żżikri-lhakîm(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte bu sana okuduğumuz apaçık delillerdir, hikmet dolu sözlerdir.

      İşte bu sana okuduğumuz. Yani şu ayette, sana okuduğumuz ayetler, ey Muhammed! hikmet dolu sözlerdir. Buradaki "hakim" lafzının muhkem anlamına veya kim bunu düşünürse hakim olur manasına da geldiği söylenmiştir. "Görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşeden O'dur" mealindeki ayet de bunun gibidir, yani gündüz vaktinde görmek mümkün olur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        İbn Fâris: Arapçada uzaklık, işaret ve hitap bildiren (şu/o) bir zamir olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: İşaret zamirinin Kuran'daki retorik kullanımını analiz eder. "Bu/Şu" (zâlike) kelimesinin, anlatılan kıssanın (İsa ve Meryem kıssasının) tarihsel olarak geride kaldığını göstermesinin yanı sıra; bu bilginin kaynağının (vahyin) insan aklının erişemeyeceği kadar "yüce, yüksek ve uzakta" (ilahi katmanda) bulunduğunu vurgulamak için özel olarak seçilmiş bir belagat (retorik) unsuru olduğunu detaylandırır.

        Netlûhu (نَتْلُوهُ)

        İbn Fâris: Te-lam-vav (t-l-v) kökünden geldiğini, asıl ve fiziksel anlamının "bir şeyin ardına düşmek, onu peş peşe takip etmek, ardı ardına dizilmek ve izlemek" olduğunu belirtir. Ayın güneşi takip etmesine de bu kökten "tilavet" denildiğini hatırlatarak; okuma eylemine tilavet denilmesinin, kelimelerin ve ayetlerin birbiri ardına, düzenli ve kopukluk olmaksızın dizilmesinden (takip etmesinden) kaynaklandığını etimolojik olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Tilavet ve kıraat (okuma) kavramları arasındaki o muazzam felsefi farkı tahlil eder. Kıraatin sadece harfleri seslendirmek (lafzi okuma) olduğunu; tilavetin ise okunan metnin "anlamını adım adım takip etmek, onun emrettiği ahlaki ve teolojik yola girmek, onu hayata uyarlayarak izlemek" olduğunu belirtir. Allah'ın "Biz onu sana tilavet ediyoruz" demesinin, sadece bir tarihsel bilgi aktarımı değil, Hz. Muhammed'in hayatını ve peygamberliğini adım adım inşa eden (takip eden) aktif bir ilahi yönlendirme olduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Vahiy sürecinde "tilavet" fiilini inceler. Failin doğrudan Allah (Biz), mefulün ise Hz. Muhammed (ona/sana) olmasının; ilahi kelamın yeryüzüne inme serüvenini sıradan bir metin okuması olmaktan çıkarıp, Allah ile elçisi arasında kurulan, kelimelerin bizzat ilahi irade tarafından özenle dizilip peygamberin kalbine aktarıldığı ontolojik ve sarsıcı bir "metafiziksel aktarım" eylemine dönüştürdüğünü semantik sınırlarıyla analiz eder.

        Aleyke (عَلَيْكَ)

        İbn Fâris: "Senin üzerine/sana" manasına gelen yönelme ve üstünlük/kapsama bildiren edattır. Vahyin iniş yönünün (yukarıdan aşağıya) ve ağırlığının dildeki karşılığıdır.

        Minel-Âyâti (مِنَ الْآيَاتِ)

        İbn Fâris: Elif-ye-ye (e-y-y) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "açık ve net alamet, iz, nişan, bir şeyin doğruluğuna delalet eden sarsılmaz kanıt" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Ayet kelimesinin bağlamsal dönüşümünü inceler. Birkaç ayet önce İsa'nın körleri iyileştirmesi "ayet" (mucize/fiziksel kanıt) olarak adlandırılırken; burada doğrudan Kuran metninin ve okunan kıssanın "ayet" (sözlü kanıt/işaret) olarak adlandırıldığını belirtir. Kuran aklının, doğaüstü fiziksel olaylarla, kendisine inen vahiy kelimelerini aynı ontolojik değerde (ikisi de ilahi iradenin alametidir) gördüğünü tahlil eder.

        Vez-Zikri (وَالذِّكْرِ)

        İbn Fâris: Zel-kef-ra (z-k-r) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi hatırda tutmak, unutmamak, zihinde canlı tutmak, dille anmak ve şan/şeref" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Zikir kavramını Kuran'ın ontolojik işlevi olarak analiz eder. Kuran'a "Zikir" isminin verilmesinin; onun insana tamamen yabancı, yepyeni ve dışarıdan bir bilgi dayatmadığını; aksine insanın fıtratında (yaratılış kodlarında) zaten var olan ancak dünya hayatının gafletiyle "unutulmuş" olan o ebedi hakikati (tevhidi) ona yeniden "hatırlatan" bir uyarıcı metin olmasından kaynaklandığını detaylandırır.

        Arthur Jeffery: Zikir kelimesinin Sami dil ailesindeki teolojik ve litürjik (ibadet) ağırlığını inceler. Kelimenin köken olarak Arapça olmakla birlikte, dini terminolojideki kullanımının Aramice/Süryanice "Dukhrana" (ilahi hatırlatma, anma ritüeli, kutsal metin) kavramıyla doğrudan paralellik taşıdığını; Geç Antik Çağ'da Tanrı'nın kelamını ve uyarısını ifade eden bu evrensel formun Kuran tarafından merkeze alındığını kanıtlarıyla sunar.

        el-Hakîm (الْحَكِيمِ)

        İbn Fâris: Ha-kef-mim (h-k-m) kökünden türediğini, asıl ve fiziksel anlamının "engellemek, gem vurmak, bir şeyi dağılmaktan ve bozulmaktan korumak" olduğunu belirtir. Atın ağzına takılan ve onu kontrol eden geme "hakeme" denildiğini hatırlatarak; hikmetin veya hakîm olmanın, nesneyi veya metni her türlü fesattan, çelişkiden ve anlamsızlıktan alıkoyan (gemleyen) o derin, sağlam ve sarsılmaz rasyonel yapı olduğunu etimolojik olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Hakîm sıfatının Kuran'a (Zikre) verilmesini metin felsefesi üzerinden tahlil eder. Kuran'ın "Hakîm" olmasının; onun içine hiçbir yalanın, hurafenin veya tutarsızlığın (batılın) sızamadığı, ayetlerinin birbirini kusursuz bir mimariyle desteklediği ve eşyanın/olayların (özellikle Meryem ve İsa kıssasının) arka planındaki o ilahi "amacı ve gayeyi" (hikmeti) en doğru şekilde ortaya koyan "kendi içinde tutarlı, yargılayıcı ve hikmet dolu" bir metin olduğunu detaylandırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Zikr-i Hakîm" tamlamasını Kuran'ın tarihsel kıssalara yaklaşım metodu üzerinden analiz eder. Kuran'ın İsa ve Meryem kıssasını efsanevi, mitolojik veya masalsı detaylara boğmadan anlatmasını bu sıfatla (Hakîm) açıklar. Zikr-i Hakîm, vahyin o tarihi olayları salt bir hikaye (masal) olarak değil; tam kararında, rasyonel, teolojik mesajı en net verecek kıvamda, aklı tatmin eden ve hurafeleri "engelleyen/gemleyen" (hikmetli) bir süzgeçten geçirerek aktarmasıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X