Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 49. Ayet

    وَرَسُولاً اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَنّ۪ي قَدْ جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْۙ اَنّ۪ٓي اَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطّ۪ينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ فَاَنْفُخُ ف۪يهِ فَيَكُونُ طَيْراً بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْـيِ الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَۙ ف۪ي بُيُوتِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Verasûlen ilâ benî isrâ-île ennî kad ci/tukum bi-âyetin min rabbikum(s) ennî aḣluku lekum mine-ttîni kehey-eti attayri feenfuḣu fîhi feyekûnu tayran bi-iżni(A)llâh(i)(s) veubri-u-l-ekmehe vel-ebrasa veuhyî-lmevtâ bi-iżni(A)llâh(i)(s) veunebbi-ukum bimâ te/kulûne vemâ teddeḣirûne fî buyûtikum(c) inne fî żâlike leâyeten lekum in kuntum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onu İsrailoğulları 'na elçi olarak gönderecek ve o şöyle diyecek: Kuşkuya yer yok, işte size rabbinizden bir mucize ile geldim; size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah'ın izni ile derhal kuş oluverir; yine Allah'ın izniyle körü ve cüzzamlıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim; ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır.

      Mucize Çeşitleri ve Hz. İsa'nın Mucizeleri

      Onu İsrail oğulları'na elçi olarak gönderecek. Yani Allah onu İsrailoğulları'na peygamber yapacak. Bu da Allah'tan Meryem'e gelen bir müjdedir. Hz. İsa -Allah'ın salat ve selamı peygamberimize de, ona da ulaşsın- baştan sona mucize konumundaydı. Her şeyden önce O, diğer insan türünün aksine babasız dünyaya geldi. Sonra beşikte iken insanlarla konuştu ve Allah'ın kulu olduğunu bildirdi. Bunlar hiçbir insan ferdinde mevcut değildir. Ayrıca anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek, ölüleri diriltmek, insanların evlerinde yedikleri ve sakladıkları yiyecekleri haber vermek gibi mucizeler gösterdi. Beşerden hiç biri bu mucizeleri göstermedi. Hz. İsa'nın sığınacağı bir babası yoktu ki onun sayesinde hayata tutunsun. Halbuki insanların sığındıkları ve sayesinde yaşadıkları babaları vardır. Sonra başka birine benzetilerek kendisi yerine benzediği kişi öldürüldü ve kendisi göğe yükseltildi. Bütün bunlar birer mucizedir. Onun mucizelerinin tamamı herkesin bildiği duyusal mucizelerdi.

      Resulullah'ın -salavatın en üstünü ve tahiyyatın en kamili onun üzerine olsun- mucizeleri ise hem duyusal (hissi) hem de akli (bilgisel) idi. Duyusal mucizeleri, ayın yarılması, parmaklarının arasından suyun akması, zehirlenmiş olan koyunun dile gelmesi, bir aylık yolu bir gecede katetmesi ve daha başka mucizelerdir ki bunların sayısı çoktur. Bu saydıklarımızın hepsi hissi mucizelerdi. Akli mucizelere gelince, aralarında bulunuyorken içlerinde fesahat, belagat vehikmet sahibi kimseler olduğu halde Resulullah'a indirilen bu Kur'an'dır; o herkesin önündedir, Kur'an onlara şöyle okunuyor: "Hadi, onun benzeri bir sure de siz getirin!", "De ki: Yemin ederim, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar". Eğer onların takatleri veya güçleri Kur'an'ın bir benzerini meydana getirmeye yetseydi, kendilerini öldürülmekten, nesillerini esir edilmekten ve karılarını ölümden kurtarabilmek için bu nuru söndürmek üzere bütün gayretlerini gösterirler, her türlü zorluğa katlanırlardı. Bunu yapamamış olmaları, ayetin, onların hepsini bir benzerini meydana getirmekten aciz bırakan bir mucize olduğuna işaret eder. Hangi mucize bundan daha büyük olabilir? Kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yaratmanın Anlamı

      Size rabbinizden bir mucize ile geldim. Yani ben size Allah tarafından peygamber olarak gönderildiğimi gösteren bir alametle geldim. Sonra bu alametin ne olduğunu açıklıyor: Size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah'ın izni ile derhal kuş oluverir. Burada lafız olarak sizin için yaratırım anlamına gelen cümle, yaratmak ve yoktan var etmek anlamında değil, mecazi anlamdadır. Çünkü yaratmak yaratılmışın işi değildir, o ancak aziz ve celil olan Allanın fiillerinden biridir. Zira yaratmak yoktan varlık alanına çıkarmaktır, bu ise her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah'ın fiilidir, yaratılmışın buna gücü yetmez. Dolayısıyla ayetteki ifade mecazi anlamda kullanılmıştır. Bundan sonra gelen ayetteki şu ifadeye bakmaz mısın: "Size haram kılınmış olanların bir kısmının sizin için helal olduğunu bildireyim diye gönderildim". Bir şeyi helal veya haram kılmak yaratılmışların işi değildir, bu ancak aziz ve celil olan Allah'a ait bir iştir. Buna göre, size kuş biçiminde bir şey yaratayım mealindeki ilahi beyanı, Cenab-ı Hakk'ın yarattığını ellerimle çamurdan bir kuş yaparak size göstereyim, demektir; bu da size, benim peygamberliğimin mucizesi olur. Mucizeleri peygamberler gerçekleştirmiş değildir, mucizeler sadece onların eliyle ortaya çıkmakta ve görünmektedir. Az önce yaratmanın, yoktan varlık alanına çıkarmak anlamına geldiğini söylemiştik, dolayısıyla yaratılmışa yaratmak fiili nispet edilemez, çünkü bu, onun yapabileceği bir iş değildir. İkinci olarak yaratmak, bir fiili takdir edilen şekilde ortaya çıkarmaktır. Kulun fiili ise ancak Allah'ın takdir ettiği şekilde meydana gelir, kulun takdirine göre meydana gelmez. Bundan dolayı bu fiilin kula nispet edilmesi sadece mecazi anlamda olmak kaydıyla caiz olur. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      "Halk" kelimesi hem mecaz, hem hakikat anlamına gelen bir isimdir. "Tahlik" ise, özellikle gerçek bir fiildir.

      Peygamberlerin mucizeleri, insanlar arasında alışılagelen olayların aksine meydana gelir. Yüce Allah bu mucizelerin onlar tarafından yapılmadığının bilinmesi için peygamberlerin elleriyle gerçekleştirir. Bun tür fiiller peygamberlerin doğru söylediklerine işaret etmesi için onları elçi olarak gönderen Allah yaratmaktadır. Bütün güç ve kudret yüce Allah'a aittir. İnsanlar arasında alışılagelen olayın dışına çıkan bir durum olduğu için, anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek de, peygamberliğin mucizelerindendir.

      Eğer denilirse ki: Ölüleri diriltmek, anadan doğma körleri ve cüzzamlıları iyileştirmek, insanların benzerini yapmaktan aciz kaldıkları bir iş ve insanlar arasında alışılagelen halin dışına çıkan bir durum olduğu için peygamberliğin mucizelerinden ise de, insanların yedikleri ve biriktirdikleri yiyeceklerden haber vermek neden peygamberliğin mucizelerinden olsun? Bunları müneccimlerin de haber vermesi mümkündür.

      Buna şöyle cevap verilir: Eğer yıldızların durumuna benzer bir şey ise buna iki türlü cevap verilebilir. Birincisi, bunlar mucizeler kapsamında görülmüştür. Dolayısıyla o da kapsamına girdiği şeyle birlikte mucize sayılır. İkincisi, bu durum her ne kadar yıldızlar vasıtasıyla bilinebilirse de Hz. İsa'nın, yıldızlar ilmini öğrenmek için hiç kimseye gitmediğini bütün kavmi biliyordu. Buna rağmen onları bilmesi ve kavmine de haber vermesi, bunu ancak Allah tarafından öğrenmiş olduğuna işaret eder, böylece o, bir mucize olmuştur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Şu da var ki onun kavminde tabipler, hakimler ve basiret sahibi kişiler bulunmasına rağmen, bunlardan hiç biri, Hz. İsanın (s.a.) getirmiş olduğu bu mucizeler hakkında herhangi bir iddia ileri sürmemiştir. Onların böyle bir şeyle uğraşmaktan uzak durmaları bu fiillerin semavi bir mucize olduğunu benimsediklerini gösterir. Fakat buna rağmen onlar yine de inat ettiler, yanlışta direndiler ve ona iman etmediler.

      Ayetteki Allah'ın izni ile mealindeki ifade hakkında bazıları Allah'ın emriyle, bazıları da Allah'ın dilemesiyle anlamına geldiğini söylemiştir.

      Ayette yer alan "ekmeh" kelimesinin ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler vardır. Mücahid onu, gündüz gören, fakat gece görmeyen kişi diye açıklamıştır. İbn Abbas (r.a.) gözleri mesh edilip düzlenen kör kişidir, der. Anasından kör olarak doğan kişi olduğu da söylenmiştir, öyle ki hiçbir doktor böyle hastaları iyileştirmek zahmetine girmez, buna çare aramakla da uğraşmaz. İşte bu durum Hz. İsa'nın (s.a.) o bilgiyi Cenab-ı Hak'tan aldığını gösterir. Doktorlar ancak sonradan ortaya çıkan hastalıklara çare bulmak için uğraşırlar, yaratılıştan ve doğuştan var olan hastalıklara değil.

      Eğer inanan kimseler iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır. Şöyle denilmiştir: İsa aleyhisselam burada şunu demek istemiştir: Eğer benim size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu tasdik ederseniz, bu mucizeler sizin için bir ibrettir. Bu ayetin, eğer beni gönderene inanıyorsanız, benim peygamber olduğum konusunda bunda sizin için ibret vardır anlamına geldiği de söylenmiştir. Ayete şöyle bir anlam da verilebilir: Eğer bu mucizelerin ne için gösterildiğini kendilerinin bildirip ortaya koyduğuna inanıyorsanız. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve Rasûlen (وَرَسُولًا)

        İbn Fâris: Ra-se-le (r-s-l) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi yumuşaklıkla, akıcı bir şekilde ve peş peşe göndermek, salıvermek" olduğunu belirtir. Belirli bir görev ve haberle gönderilen elçiye etimolojik olarak "resul" dendiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu: Resul kavramını, ilahi iradenin beşeri tarihe müdahale etmek üzere seçtiği "aktif diplomatik temsilci" olarak tahlil eder. İsa'nın sadece bir tebliğci değil, İsrailoğulları'nın o günkü katılaşmış yapısını çözmek üzere gönderilen canlı bir ilahi irade olduğunu analiz eder.

        İlâ Benî İsrâîle (إِلَىٰ بَنِي إِسْرَائِيلَ)

        İbn Fâris: Yönelme bildiren "ilâ" ve "oğullar/nesil" manasındaki "benî" ile özel isimden oluşur.

        Arthur Jeffery: İsrâîl isminin filolojik kökenini inceler. İbranice "Yisra-el" (Tanrı ile güreşen/Tanrı'nın galip kıldığı) terkibinden Arapçaya geçtiğini; Kuran'ın bu ismi kullanarak hitabın tarihsel ve teolojik muhataplarını (İshak soyunu) kesin olarak belirlediğini belirtir.

        Ennî Kad Ci'tukum (أَنِّي قَدْ جِئْتُكُم)

        İbn Fâris: Tekid (şüphesiz ki ben), kesinlik bildiren "kad" ve cim-ye-hemze (c-y-e) kökünden türeyen fiilin birleşimidir. Kökün asıl manasının "bir yere varmak, gelmek ve bir şeyi beraberinde getirmek" olduğunu belirtir.

        bi Âyetin min Rabbikum (بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ)

        İbn Fâris: Elif-ye-ye (e-y-y) kökünden gelen işaret (âyet) ve ra-be-be (r-b-b) kökünden gelen terbiye edici otoritedir.

        Râgıb el-İsfahânî: Âyetin (mucizenin) burada "Rab" ismine izafe edilmesini tahlil eder. Mucizenin amacının bir gösteri değil, muhatapları eğitmek (terbiye etmek) ve onları inkardan imana "yetiştirmek" olduğunu detaylandırır.

        Ennî Ahluku Lekum (أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم)

        İbn Fâris: Ha-lam-kaf (h-l-k) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir şeyi takdir etmek, ölçüp biçmek, bir nesneye form/şekil vermek" olduğunu belirtir. (Düz ve pürüzsüz nesneye "halak" denmesi bu ölçülülüğündendir).

        Râgıb el-İsfahânî: Halk (yaratma/şekil verme) kavramını "yoktan var etme" (ibda) ve "var olanı biçimlendirme" (takdir) olarak ikiye ayırır. Buradaki eylemin, mevcut maddeden (tîn) bir form oluşturmak (biçim vermek) olduğunu; mutlak ve yoktan var edici yaratmanın sadece Allah'a has olduğunu, İsa'nın ise ilahi izinle "biçimlendirme" (halk) yaptığını analiz eder.

        minet Tîni (مِنَ الطِّينِ)

        İbn Fâris: Tı-ye-nun (t-y-n) kökünden geldiğini, asıl manasının "su ile karışmış toprak, balçık, çamur" olduğunu belirtir. İnsanın aslına ve yeryüzünün en temel, en düşük maddesine atıftır.

        ke Hey'etit Tayri (كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ)

        İbn Fâris: He-ye-hemze (h-y-e) kökünden "biçim/görünüş" ve tı-ye-ra (t-y-r) kökünden "uçan varlık" kelimeleridir.

        Toshihiko Izutsu: Kuş (tayr) sembolizmini ruhun özgürlüğü ve göğe yükselişi olarak inceler. Toprak gibi ağır ve ölü bir maddeden, kuş gibi hafif ve hareketli bir varlığa geçişin, ontolojik bir devrim olduğunu analiz eder.

        fe Enfuşu fîhi (فَأَنفُخُ فِيهِ)

        İbn Fâris: Nun-fe-ha (n-f-h) kökünden geldiğini, asıl manasının "bir boşluğa hava üflemek, şişirmek ve nefes vermek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nefh (üfleme) eylemini ruhun maddeye girişi olarak tahlil eder. Kuran'ın insanın yaratılışı için kullandığı bu tabiri İsa'nın mucizesinde de kullanmasının; ilahi ruhun (nefhanın) maddeyi canlandıran tek mutlak güç olduğunu gösterdiğini detaylandırır.

        fe Yekûnu Tayran bi İznillâh (فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ)

        İbn Fâris: Kef-vav-nun (k-v-n) kökünden "oluş" ve hemze-zel-nun (e-z-n) kökünden "izin/buyruk" kelimeleridir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: "Allah'ın izniyle" (bi-iznillâh) kaydının ayette sürekli tekrarlanmasını, tevhidin korunması olarak okur. İsa'nın bu olağanüstü eylemleri yaparken kendi başına bir tanrılık iddiasında bulunmadığını; bütün bu ontolojik dönüşümlerin mutlak failinin Allah olduğunu, İsa'nın ise sadece bir kanal (elçi) olduğunu vurgulayarak Hristiyan teolojisindeki "Tanrı'nın oğlu" tasavvuruna karşı semantik bir barikat kurulduğunu analiz eder.

        ve Ubriu'l Ekmehe vel Ebrasa (وَأُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ)

        İbn Fâris: Be-ra-hemze (b-r-e) kökünden "iyileştirmek/arınmak", kef-mim-he (k-m-h) kökünden "doğuştan körlük" ve be-ra-sad (b-r-s) kökünden "alaca hastalığı/lepra" kelimeleridir.

        Râgıb el-İsfahânî: İbrâ (iyileştirme) eyleminin, kişinin hastalıktan "arınıp uzaklaşması" (berâet) manasına geldiğini; İsa'nın tıp ilminin bittiği noktada (doğuştan gelen engel) ilahi şifa ile müdahale ettiğini detaylandırır.

        ve Uhyil Mevtâ bi İznillâh (وَأُحْيِي الْمَوْتَىٰ بِإِذْنِ اللَّهِ)

        İbn Fâris: Ha-ye-ye (h-y-y) kökünden "diriltmek" ve mim-vav-te (m-v-t) kökünden "ölüler" kelimeleridir.

        Toshihiko Izutsu: Ölüleri diriltme (ihyâ) mucizesini, Allah'ın "Muhyî" sıfatının bir elçi eliyle tecellisi olarak tahlil eder. Ölümün o sarsılmaz fiziksel duvarının, "Allah'ın izni" ile ne kadar kolay aşılabileceğini gösteren en büyük ontolojik kanıt olduğunu analiz eder.

        ve Unebbiukum (وَأُنَبِّئُكُم)

        İbn Fâris: Nun-be-hemze (n-b-e) kökünden geldiğini, asıl manasının "önemli, büyük ve gizli bir haberi (nebe) duyurmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: Nübüvvet (peygamberlik) kelimesiyle aynı kökten olan bu eylemin; sadece tahmin değil, gayb aleminden gelen kesin bilgiyi (nebe) muhataba ulaştırmak olduğunu detaylandırır.

        bi mâ Ta'kulûne ve mâ Teddehırûne fî Buyûtikum (بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ)

        İbn Fâris: Hemze-kef-lam (e-k-l) "yemek", dal-ha-ra (d-h-r) "biriktirmek/saklamak" ve be-ye-te (b-y-t) "evler" kelimeleridir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç: İsa'nın insanların evlerindeki mahrem hayatlarını (ne yediklerini ve ne biriktirdiklerini) bilmesini; ilahi bilginin "en mahrem ve en gizli" alanlara bile nüfuz ettiğinin bir göstergesi olarak tahlil eder. Bu, İsrailoğulları'nın o günkü maddiyatçı ve istifçi yapısına karşı bir "gayb istihbaratı" mucizesidir.

        İnne fî Zâlike le Âyeten Lekum (إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لآيَةً لَّكُمْ)

        İbn Fâris: Tekid (inne) ve âyetin (işaretin) muhataba yöneltilmesidir.

        İn kuntum Mu'minîn (إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris: Hemze-mim-nun (e-m-n) kökünden gelen "müminler" ismidir.

        Toshihiko Izutsu: Ayetin bu şartla (eğer müminseniz) bitmesini, mucizenin işlevselliği üzerinden inceler. Bütün bu harikulade olayların (kuşun canlanması, körlerin açılması, ölülerin dirilmesi), sadece "iman etme istidadı" (amn/güven) taşıyan kalpler için bir anlam (âyet) ifade ettiğini; kalbi mühürlü olanlar için ise bunların sadece birer büyü veya yanılsama olarak görüleceğini semantik sınırlarıyla analiz eder. Mucize, imanı yaratmaz; var olan imanı "yakîn" (kesinlik) seviyesine taşır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X