Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Âl-i İmrân Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Âl-i İmrân Sûresi, 33. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe-stafâ âdeme venûhan veâle ibrâhîme veâle ‘imrâne ‘alâ-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah Adem'i, Nûh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip alemlere (bütün yaratılmışlara) üstün kıldı.

      Allah Adem'i seçti. Bu ilahi beyanla ilgili farklı yorumlar yapılmıştır. Buna Allah Adem'i, Nûh'u ve zikrettiği diğer kişileri kendine elçi ve peygamber olarak seçti anlamı verilmiştir. Bazıları onları kendi dini olan İslam için seçti manasını vermiş; bir kısım da onları niyet, salih amel ve Allah için samimiyetleri sebebiyle onları tercih etti anlamını uygun görmüştür.

      "Istıfa" kelimesi, dünya kirleri ile kirlenmemiş, saf ve temiz kişileri seçip ayırmak anlamına gelir. Diğer alimler ise Allanın onları iki şeyden dolayı seçtiğini belirtmiştir: Ahiret için ve dünya için. Hz. Peygamber'in şu sözüne bakmaz mısın? "Biz Peygamberler ölünce mallardan oluşan miras bırakmayız kölenin efendisi için ölmesi gibi ölürüz".

      Allah seçti mealindeki ayette Cenab-ı Hak -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- kendi dostlarını ve halis kullarını sonra da düşmanlarını ve bedbahtları anmıştır. Bunun sebebi halis kul olmanın gerektirdiği şeylere özendirmek ve bedbaht olmalarına yol açan şeyleri yapmalarından sakındırmaktır. Çünkü bu iki davranış yaratılış ve cevher olarak değil, tamamen beşerin tercihi olarak ortaya çıkar. Sebeplerini de imtihana tabi tutulan mükellefler üretir. Buna göre her iki grubun dünyada ve ahirette karşılaşacakları akıbetin zikredilmesinin sebebi de bu esasa bağlıdır. Allah Teala özendirmek ve korkutmak amacıyla akla ve insan tabiatına temiz ve çirkin görünen çeşitli cevherlerden örnekler vermiştir. Buna göre içinde şehvetler ve lezzetler olsa da dünya işleri bütünüyle ibretler ve öğütlerden, elemlerden ve acılardan ibarettir. Ta ki, dünyanın bunun için değil, daha büyük bir şey için, bütün alemi çekip çeviren müdebbire ulaşmak için yaratıldığı bilinmiş olsun. Zira tercih ehli olan insan türü nihai akıbete göre yerilir veya övülür. Cenab-ı Hak hakimlerin ve iyilik sahiplerinin akıbetlerini, insanları onlara özendirerek güzel ve övgüye değer kılmış, beyinsizlerin ve kötülük sahiplerinin akıbetini de o davranışlardan sakındırmak için kötü ve çirkin kılmıştır. Böylece insanın haz vermek ve vermemekte farklı tezahür etseler de Allanın bütün fiillerinin, hikmet ve ihsan esasına dayandığı ortaya çıkar. İmtihanın başında ve ceza konusunda da hikmetin yolu budur. Şu kadar var ki imtihan farklılık gösterse de, buna verilecek olan karşılık (ceza), hikmet ve ihsanda olduğu gibi bir çeşitlilik arz eder, çünkü tercih ehli olan insanın yaptıkları onu gerektirir. İnsanın lehinde olsun aleyhinde olsun gördüğü karşılık (ceza), hikmet ve ihsanın tabii sonucudur. Burada ihsan kelimesi ile karşılık beklemeden, şükrü daha uygun ve daha öncelikli gören bir imtihanın caiz olduğu alanları kastediyorum. Hikmet de düzenleme ve yönetimde gerekli olan şeydir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İstefâ (اصْطَفَى)

        İbn Fâris: Sad-fe-vav (s-f-v) kökünden geldiğini belirtir. Bu kökün asıl ve temel anlamının "bulanıklığın ve kirin (keder) tam zıttı olan saflık, arılık ve bir şeyin en temiz, en değerli kısmını seçip ayırmak" (safvet) olduğunu açıklar. Bir eyleme ıstıfa denilebilmesi için, rastgele bir seçimden ziyade, seçilen nesnenin özündeki tortulardan tamamen arındırılması sürecinin bulunduğunu dilbilimsel olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: Istıfa kavramının peygamberlik bağlamındaki ontolojik önemini tahlil eder. Bu kelimenin normal bir "seçme" (ihtiyar) eyleminden farklı olduğunu; kişinin her türlü beşeri zaaftan, manevi şüpheden ve ahlaki kirden arındırılıp, ilahi mesajı taşımaya en uygun, kusursuz ve halis (saf) duruma getirilerek diğerlerinden ayırt edilmesini sembolize ettiğini detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu: Kuran'ın tarih ve risalet (elçilik) felsefesindeki "ıstıfa" (seçilmişlik) doktrinini inceler. Kuran'ın, Yahudi inancındaki seçilmişlik (chosenness) fikrini alıp, bunu etnik, genetik veya kabilevi bir ayrıcalıktan (asabiyetten) çıkararak; tamamen ahlaki, teolojik ve evrensel bir "elçilik liyakati ve sorumluluğuna" dönüştürdüğünü, ıstıfa kelimesinin bu yeni varoluşsal statüyü inşa ettiğini semantik olarak analiz eder.

        Âdem (آدَمَ)

        İbn Fâris: Hemze-dal-mim (e-d-m) kökünden geldiğini, bu kökün temel manasının "uyum sağlamak, kaynaşmak ve yeryüzünün yüzeyi/toprak (edîm)" olduğunu belirtir. İnsanın ilk atasına, yeryüzünün farklı topraklarından derlenip yaratıldığı için etimolojik olarak "Âdem" denildiğini dilbilgisi kuralları çerçevesinde açıklar.

        Arthur Jeffery: Arap dilcilerinin bu kelimeyi "edîm" (toprak) köküne bağlama çabalarını eleştirerek, bunun sonradan uydurulmuş bir halk etimolojisi olduğunu savunur. Kelimenin doğrudan İbranice "Adam" (insan/insanlık) ve "Adamah" (toprak) kelimelerinden, Geç Antik Çağ'da Süryanice üzerinden veya Yahudi topluluklar vasıtasıyla Hicaz Arapçasına evrensel bir teolojik özel isim olarak geçtiğini filolojik delillerle ortaya koyar.

        Râgıb el-İsfahânî: Kuran antropolojisinde Adem ismini analiz eder. Bu ismin sadece biyolojik/tarihsel bir ilk insanı değil; ıstıfa (seçilme) eylemiyle birlikte, akıl, irade ve ilahi bilgi (esma) ile donatılarak meleklerden üstün kılınan, yeryüzünün ontolojik "halife" prototipini sembolize ettiğini detaylandırır.

        Nûh (نُوحًا)

        İbn Fâris: Nun-vav-ha (n-v-h) kökünden türediğini, asıl anlamının "sesi yükselterek ağlamak, feryat etmek ve inlemek" (nevh/niyaha) olduğunu belirtir. Bu peygambere, kavminin isyanına, günahlarına ve yaklaşan helakine sürekli ağladığı için "Nuh" sıfatının isim olarak tahsis edildiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery: İbn Fâris'in savunduğu "ağlama" bağını dilbilimsel bir zorlama olarak değerlendirir. İsmin kökeninin doğrudan İbranice "Noah" (huzur, dinlenme, teselli) kelimesinden geldiğini; Hristiyan Aramicesi ve Süryanice'deki "Nuh" telaffuzu üzerinden Arap diline ve Kuran'ın peygamberler tarihi lügatine orijinal formuyla yerleştiğini kanıtlarıyla sunar.

        Âl (آلَ)

        İbn Fâris: Hemze-vav-lam (e-v-l) kökünden geldiğini, temel anlamının "bir yere, bir duruma veya bir kişiye geri dönmek, rücu etmek" olduğunu belirtir. Bir lidere, peygambere veya öndere etrafında toplanarak, ona inançla, kan bağıyla veya aynı idealle geri dönen/bağlanan kitleye bu etimolojik kökten yola çıkılarak "Âl" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Bu kelimenin "ehl" (aile/akraba) kelimesinden olan farkına odaklanır. Ehl kelimesinin her türlü sıradan kalabalık ve kan bağı için kullanılabileceğini; "Âl" kelimesinin ise sadece soyluluk, yüksek makam ve teolojik önderlik taşıyan, etrafında sistemli bir inanç grubu (ümmet) oluşturan şahsiyetler için kullanıldığını analiz eder.

        İbrâhîm (إِبْرَاهِيمَ)

        El-Cevâlîkî: Bu ismin Arapça kökenli olmadığını, kesinlikle yabancı (muarreb) bir kelime olduğunu vurgular. Dolayısıyla Arapça sözlüklerdeki üçlü kök harflerinden bu isme bir anlam (baraham vb.) uydurmanın dilbilimsel bir hata olduğunu belirterek, ismin Süryani/İbrani kökenli bir unvan olarak klasik dile dahil olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery: İsmin filolojik yolculuğunu detaylandırır. Kökeninin İbranice "Abraham" (çokların babası / yüce baba) olduğunu; ancak Arapçadaki "İbrahim" formunun, muhtemelen Hristiyan Aramice/Süryanice telaffuzunun Habeşçe (Etiyopça) etkisiyle birleşerek Hicaz bölgesinde yerel, ritmik bir fonetiğe bürünmüş hali olduğunu savunur.

        İmrân (عِمْرَانَ)

        Arthur Jeffery: Kelimenin Ortadoğu monoteist geleneğindeki izini sürer. İbranice "Amram" (Musa ve Harun'un babası) isminin Arapçalaşmış formu olduğunu; kelimenin sonundaki "m" sesinin, Süryani/Arami dil etkisiyle Arapçada sıklıkla "n" sesine (Amran'dan İmran'a) dönüştüğünü filolojik olarak kanıtlar. Kuran'ın bu ismi evrensel bir teolojik soy kütüğü şifresi olarak kullandığını inceler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Nüzul ortamı üzerinden sosyo-teolojik bir değerlendirme yapar. "Âl-i İmran" ifadesinin, o dönemde Medine'deki Yahudi ve Hristiyanların ortak kabul ettiği ve saygı duyduğu kutsal peygamberlik zincirine (Musa, Harun, İsa, Meryem) işaret ettiğini belirtir. Kuran'ın Âdem, Nuh ve İbrahim'in hemen peşine bu ismi ekleyerek, kendisini sadece Arapların değil; İbrahimi ve Amramî (İmranî) teolojik geleneğin yegane, meşru ve evrensel varisi olarak konumlandırdığını analiz eder.

        Âlemîn (الْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris: Ayn-lam-mim (a-l-m) kökünden geldiğini, bu kökün asıl manasının "bir şeyin izi, nişanı ve onu diğer şeylerden ayıran, bilinmesini sağlayan alameti" olduğunu belirtir. Yaratıcının varlığına, ilmine ve mutlak kudretine birer "alamet" (işaret/delil) oldukları için varlık türlerinin ve zaman/mekan boyutlarının tamamına "âlem" denildiğini etimolojik olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: Âlemîn kavramını felsefi ve teolojik bir eksende inceler. Bu kelimenin sadece fiziki coğrafyayı, cansız doğayı veya astronomik mekanları değil; akıl, şuur ve irade sahibi varlık kategorilerini (insanlar, melekler, cinler vb.) kapsadığını belirtir. Peygamberlerin ve onların ailelerinin (İbrahim ve İmran ailesinin) "âlemlere üstün kılınmasının", onlara yüklenen vahiy mesajının yöresel ve tarihsel olmadığını; evrensel, tüm çağları ve tüm şuur sahiplerini bağlayıcı mutlak bir nitelik taşıdığını detaylandırır.

        Christoph Luxenberg: Kelimenin kökenine Syro-Arami bir perspektifle yaklaşır. Arapça "alem" kökünden ziyade, kelimenin Süryanice "Alme" (çağlar, devirler, ebediyet) kavramının doğrudan bir uyarlaması olduğunu iddia eder. Kuran'ın bu ifadeyi kullanarak, seçilmiş peygamberlerin sadece mevcut mekana (dünyaya) değil, tüm tarihsel "çağlara ve zaman dilimlerine" hükmeden ebedi bir teolojik üstünlüğe sahip olduklarını vurguladığını savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X