اِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَب۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Âdiyât Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
"İşte o gün (anlayacaklar ki), Rab’leri onlardan tam mânasıyla haberdardır!"
Yani elbette onların Rabb’i dünyada iken ne yapıp ettiklerinden haberdardır. Bu aynı zamanda Rab Teâlâ’nın, onları ilme dayalı olarak muaheze edeceğini ve yapıp ettiklerine yönelik onlara karşılık vereceğini ifade eder.
Dilciler ve Ebû Avsece şöyle dedi: “Dabhan” (ضَبْحًا) kelimesi göğüsteki ses demektir. “Dabeha, yadbehu, dabhan fehuve dâbih” (ضَبَحَ - يضبَحُ - ضَبْحًا، فهو ضَابِحٌ) şeklinde kullanılır. “Feeserne bihî nakan” (فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا) ayaklarıyla ya da toynaklarıyla tozu dumâna kattılar demektir. “Nak‘” (نَقْع) toz demektir. Çoğulu “nukû‘” (نُقُوع) şeklindedir. “Fevesatne” (فَوَسَطْنَ) “ortalamak”tan gelir ve ortasına girdi, anlamındadır. “Lekenûd” (لَكَنُودٌ) nankör demektir. “Hussıle” (حُصِّلَ) sınadı, imtihan etti mânasına gelir. Denedim anlamında “hassaltü” denilir.
İbn Kuteybe ve daha başkaları şöyle dediler: ‘“Âdiyât” (عَادِيَات) atlar, demektir. “Dabh” (ضَبْح) ise atların koşması esnasında çıkardıkları sestir.
Şöyle de denildi ki: “Dabh ve dab‘” (ضَبْح وَضَبْع) yürüyüşte aynıdır. Şöyle kullanılır: “Dabehati’n-nâkatü ve dabe‘at” (ضَبَحَتِ النَّاقَةُ وَضَبَعَتْ).
“Fe’l-mûriyât” (فَالْمُورِيَاتِ) kelimesi toynaklarıyla kıvılcım çıkaranlar demektir. “el-Ardu'l-kenûd hiçbir bitki bitirmeyen toprak demektir. “Bu‘sira” (بُعْثِرَ) çevrildi, altı üstüne getirildi demektir. "Ve hussıle ma fi's-sudûr" yani içinde bulunanların hayrı şerrinden, şek ve şüphe yakînden ayırt edildi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Rabb (رَبّ)
İbn Fâris, Mu'cem Mekâyîsi'l-Luğa’da re-be-be (r-b-b) kökünün temel anlamının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek, efendisi olmak ve aşama aşama kemale erdirmek" olduğunu belirtir; ayetteki kullanımıyla mutlak malik ve terbiye edici vasfına dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât’ta kelimenin özünde "bir şeyi ilk halinden alıp yavaş yavaş yetkinliğe ulaştırmak" manası bulunduğunu, mutlak anlamda sadece Allah için kullanıldığını ve bu bağlamda kullarının tüm gizli hallerini ve gelişim süreçlerini avucunun içi gibi bilen yaratıcıyı nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Aramice ve Süryanice kökenli "rabbâ" (büyük, efendi, ulu) kelimesiyle etimolojik bağını inceler ve kelimenin İslam öncesi Arapçada da bilinmekle birlikte Kur'an'da mutlak tevhid inancına uygun olarak "tek otorite ve efendi" anlamında yeniden kavramsallaştırıldığını savunur. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çerçevesinde kelimenin semantik yapısının "Rabb-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisine dayandığını, ayetteki formunun insanın daha önce bahsedilen nankörlüğüne karşı ilahi otoritenin mutlak sahipliğini ve kuşatıcılığını hatırlattığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamda sadece bir yaratıcıyı değil, hayata müdahale eden, kural koyan ve nihayetinde hesap soracak olan mutlak efendiyi temsil ettiğini, bu ayette insanın başıboş bırakılmadığı gerçeğinin altını çizdiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal bir aidiyet bildirdiğini, insanın Rabbini unutarak mala yönelmesinin trajedisine karşı, Rabbin kulunu asla unutmadığını ve onun tüm hallerine mutlak surette vakıf olduğunu vurgular.
Habîr (خَبِير)
İbn Fâris, ha-be-ra (h-b-r) kökünün temel manasının "bir şeyin içyüzünü, gizli tarafını bilmek ve onu tecrübe ederek sınamak" olduğunu belirtir; yüzeysel bir bilgiyi değil, derinlemesine bir vukufiyeti ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "habîr" kelimesinin eşyanın gizli sırlarına ve görünmeyen gerçeklerine nüfuz eden bir bilme hali olduğunu söyler; bir önceki ayette geçen "göğüslerde olanın ortaya çıkarılması" eylemiyle doğrudan bağlantılı olarak, Allah'ın o gizli niyetleri en ince ayrıntısına kadar bildiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu kelimenin "Alîm" (bilen) isminden daha spesifik bir anlam taşıdığını, "habîr"in özellikle insanın en mahrem ve karanlık köşelerinde sakladığı psikolojik ve ahlaki niyetleri bilen otoriteyi temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi surenin genel bağlamı içinde değerlendirerek, baskın yapan atların şiddetinden başlayıp kabirlerin deşildiği o dehşetli kıyamet sahnesinin sonunda, ilahi adaletin tecellisi için gereken o sarsılmaz ve eksiksiz "haberdar olma" durumunu nitelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "faîl" vezninde mübalağa bildirdiğini ve ayetin sonuna yerleştirilerek surenin başından beri tırmanan tüm hareketin, isyanın ve sırların nihai olarak bu mutlak bilginin karşısında sönümlendiğini, edebi bir mühür işlevi gördüğünü savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, filolojik tahlilinde bu kelimenin başında bulunan "lam" (lehabîr) harfiyle cümlenin tekit edildiğini, insanın nankörlüğünün ve mal hırsının hiçbir şekilde ilahi denetimden kaçamayacağının dilbilimsel bir kesinlikle ortaya konduğunu açıklar.
Yorum
Yorum